Aklını Kaçıran Dünya

Aklını Kaçıran Dünya
Dünya gerçekten aklını kaçırıyor mu?

Prof. Dr.Cengiz Yalçın

Atmosferdeki CO2 miktarı artıyor, karalardaki ve denizlerdeki cıva oranı tehlike sınırlarını aşmış,okyanuslar ısınmış, buzullar eriyor, deniz seviyeleri yükseliyor, gezegenin kıyı şeridinde yer alan bereketli ovalar deniz taşkınlarının tehdidi altına girmiş, eriyen buzullar tekrar donamıyor, milyarlarca yıl doğal süreçler sonucu elde edilen denge bozulmuş, 48 enlemden güneye geçen buz dağlarının sayısı 50 sene önce sadece 600 iken bu gün 1000 civarına ulaşmış, Antertika'da Larsen-B bölgesi çökmüş, okyanus sıcaklığı ve kimyasal yapısı Gulf-stream yönünü değiştirebilecek kadar farklılaşmış, beyaz ayılar ne yapacağını şaşırmış,Avrupa kendisini fark ettiği günden beri sahip olduğu ılıman iklimi kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya, toprak erozyon ile kayıp olmakta,ovalar yeterli yağmur alamamakta, bereketli topraklar cahil yerel yönetimlerin teşviki ile dünyanın her yerinde betonlaşmakta, kış sporları yapmak için Alplerde bile yeterli kar bulunmuyor, kayak merkezlerindeki turist bekleyen otel işletmeleri şaşkın, Orta Asya'nın ünlü iç denizi Aral Amu-Derya ve Suri-Derya nehir yataklarının değiştirilmesi sonucu bitkin düşmüş,göllerimiz kurumakta,sular çekilmekte, dağlardaki temiz su kaynakları birer birer yok olmakta, ovalarda kuraklık her geçen gün artmakta, çaresiz çiftiler yağmur duasına çıkmakta, yağmur yağmayacağını tahmin eden meteoroloji uzmanlarına dahi sanki yağmura onlar karar veriyorlarmış gibi kızmakta, yani kime kızacağını dahi bilememekte, kışlar eskisi gibi soğuk olmamakta,sonbahar geç ilkbahar erken gelmekte, yaz aylarında aşırı sıcaklar herkesi bunaltmakta, kuşların göç yolları ve zamanları değişmekte, bir çok canlı bir daha geri gelmemek üzere yok olmakta, meyve ağaçları erken çiçek açmakta,çevremiz kendi yaşam sürecinde dahi farkına varabileceğimiz değişimler uğramakta, hastalıklar yayılmakta, denizlerdeki yaşamı tehdit eden yabancıl canlılar türemekte, amipler yok olmakta, yağmur ormanları çıkar sağlamak için tahrip edilmekte, orman yakınlarında kurdurulan yerleşim bölgeleri ormanları yok etmekte, siyaset bu yok oluşu teşvik etmekte, kömür yakan termik santrallerin bacalarından çıkan SO2 ve NO2 su buharı ile birleşmekte asit yağmurlarına dönüşmekte, havadan yağan bu zehire karşı yönetimler palyetif önlemler almakta, problemi çözücü uygulamaları yaşama geçirememekte, büyük sermaye kesimleri bu gidişi teşvik etmekte, iyi niyetli politikacıların ve sivil toplum örgütlerinin gelişmeler karşı yürüttükleri girişimler sonuçsuz kalmakta, açlık her geçen gün artmakta, dünya nüfusunun hemen hemen beşte biri henüz elektriği tanımamakta, yeterli temiz su içememekte, kolera tifo gibi önlenebilir hastalıklar milyonlarca insanın ölümüne neden olabilmekte, gerçekten dünyada çok garip şeyler oluyor, Himalaya'lara bile kar yağmıyor, eskiden sadece uzak doğuda görünen dev eşek arıları gelip Fransa kovan yapıyor, çöllerin sevimli yaratıkları develer bile susuzluktan çıldırıyor, her yerde taşlar yerinden oynuyor.

Dünya gerçekten aklını kaçırıyor

Bir buzul kütlesinin üstüne tünemiş ve ne yapacağını şaşırmış sevimli kutup ayısının çaresizliği insanlara sirayet edecek mi?

Ekonomik değer üretmeyi toplumların mutluluğu için tek seçenek olduğunu Dünya'ya dikte eden liberal ekonomilerin, gezegenin başına ne işler açtığı ortadadır. Beş milyar yaşındaki gezegenimiz,yaşanabilir bir yuva olmaktan uzaklaşmaktadır. Son 30-40 senedir, büyük kentlerimiz çevresel ve sosyal kirlenme ile karşı karşıya bırakılmış, çağların değişimine tanıklık etmiş soylu İstanbul sonradan görme cahil bir kıro takımının işgaline uğramış, kanunlara saygılı devletine güvenen vatandaşlar için yaşanamaz bir kent haline gelmiştir.İstanbul'un kaderini Türkiye'nin de paylaşması uzak bir ihtimal değildir. Bu çarpık gelişmeler küreselleşme politikalarının ülkemize yansımasının sonuçlarıdır. Artık sade vatandaşların bu oyunu görme ve kendi çıkarları için tavır alma zamanı gelmiştir. Üretim ve tüketim çılgınlığına,gezegenimizin doğal kaynakları daha ne kadar dayanabilir? Bütün bu olgular Dünya'nın aklını kaçırdığı anlamına gelmez mi? Ben dünyanın aklını kaçırmakta olduğunu sanıyorum.

Çevre ile ilgili olumsuz gelişmelere paralel olarak Dünyanın sosyal kültürel ekonomik ve politik yaşamında benzer çalkantılar sürmekte, gelişmiş ülkeler bilim ve teknolojiye yatırım yapabilmekte, ürettiği katma değer Dünya üzerinde servetin dağılımında eşitsizliklere neden olmakta, zengin ve fakir arasındaki uçurum her geçen gün artmakta, güçlüler sadece kendi çıkarlarını düşünen çifte standartlı politik uygulamaları ile gerginlikler yaratmakta, insanlar dogmatik ideolojilerin etkisi alnına girmekte, terörizm diploma sinin yerini almakta, uluslar arası ilişkilerde bir enstrüman olarak kullanılmakta, haksızlıklar karşısında çaresiz öfkeli gençler seslerinin duyurmak için en değerli servetleri yaşamlarını feda edebilmekte,batının sözde fikir adamları haksızlıklar üzerine duracağına canlı bomba eylemlerini İslamiyet'in 15 asır önceki cihat kavramının neden olduğunu ileri sürebilmekte, bir gurup insan bunları terörist gibi görürken diğer gurup kahraman olarak görmekte, bütün bu eylemler zaman zaman din zaman da milliyetçilik ideolojiler adına yapılmakta, insanlık ideolojisinin rengi solmakta,
Dünya aklını gerçekten kaçırmakta mıdır?

Aydınlanma çağını yaşamış Hıristiyan toplumunun belli bir kesimi İsa'nın tekrar dirileceğine, kürtajı yasak edeceğine, doğum kontrolü yapanları cezalandıracağına inanmakta; ABD gibi dünya bilim ve teknolojisinin lideri olan bir ülkede avangelist veya pentacostalisim adı verilen Hıristiyan muhafazakarlığı başkan seçtirebilecek güce erişebilmekte, medeniyetler çatışması gibi teoriler üretilmekte, Filistin'de Müslümanlar Yahudiler; Balkanlarda Ortodoks Sırplar, Katolik Hırvatlar, Müslüman Boşnaklar ve Arnavutlar; İrlanda'da Protestanlar ve Katolikler; Keşmir'de Müslümanlar ve Hindular; Nijerya Endenozya, Ütopyada Müslümanlar ve Hıristiyanlar; Kafkasya'da Ortodoks Ruslar ve Müslüman Çeçenler; Azerbaycan'da Ortodoks Ermeniler ve Müslüman Azeriler; Irak'ta Sünni ve Şii Araplar birbirini boğazlamakta. Kendi çıkarlarından başka hiçbir şeye aldırmayan süper güçler, bu keşmekeşi oturmuş seyretmekte ve zaman zaman da teşvik etmektedirler.

Seküler sistem dinsel ideolojiler karşısında kan kaybetmekte, gerçekten dünya aklını kaçırmaktadır.

Çin gibi ne yapacağı kestirilemeyen dev uyanmakta, sahip olduğu doğal kaynakları politik bir silah gibi kullanmaya başlayan Rusya, bileşim teknolojilerinde bir güç olarak ortaya çıkan Hindistan etkin aktörler olarak Dünya sahnesinde yer almakta, yeni kuvvet dengeleri tartışılmakta, enerji üretim ve tedariki ekonomik olmaktan çok politik içerik kazanmakta, zengin petrol yataklarına sahip ülkelerde iktidarların nasıl değişeceğinin belirgin olmaması uluslararası anlaşmazlıklara ve dış müdahalelere neden olmakta, AB ve ABD'nin enerji gereksiniminin karşılamak için demokrasi adına kuvvete başvurmakta, her gün çoluk çocuk, ihtiyar genç yüzlerce Iraklı ölmekte; bütün bunlar
Dünyanın aklını kaçırdığı anlamına gelmez mi?

Sosyal ve çevresel değerlere duyarlı okuyuculara ulaşmaya çalıştığımız bu kitapta, bilim ve teknolojideki gelişimlerin analizleri yapılarak, Dünyanın kayıp olan aklını nasıl bulacağı tartışılacaktır. Amacımız 22'inci yüzyılda torunlarımızın uluslararası toplumun saygın kişileri olabilmesi 21'inci yüzyıl Türkiyesi için bir yol haritası çizmektir. Hiç bir yazar ve düşünür kendisini yetiştiği toplumun sorunlarından soyutlayamaz. Yeri geldikçe ülkemizin bu gelişmeler karşısına göstermesi gereken refleksler tartışılacaktır. Dünya aklını kayıp ederken Türkiye'ye aklının nerede olduğu gösterilmeye çalışılacaktır. Yazdıklarımız sadece aklını kaçıran dünya'yı okuyanların, ülkeyi yönetenlerin değil bu ülkenin problemlerini kendine problem edinenlerin de aradıklarını bulabilecekleri bir kitap olacaktır. 21'inci yüzyılı şekillendirecek nanoteknoljiyi, bilimsel ve endüstriyel devrimi ıskaladığımız gibi ıskalarsak başımıza nelerin geleceğini anlatmaya çalışacağız. Kahramanlık söylemlerinin, geçmişle övünmelerin, muhafaza edeceği veya geliştireceği değerleri bilmeden muhafazakar veya geleceğin ne olabileceğini kestiremeden ilerici olmanın gerçek yaşama bir katkısı olmayacağını göstereceğiz. Umarız düşünenlere ve politikaya yapanlara veya yapmaya niyetli olanlara bir katkımız olur.

Bilim adamları, sivil toplum örgütleri,uluslararası kuruluşlar ve hükümetler küresel ısınmanın önemini anlamış gibi görünmektedirler.Isınmanın baş sorumlusunun kömür yakarak elektrik elde etme sırasında bacalardan salıverilen CO2 gazı olduğuna artık ikna olmuşlardır. CO2 emisyonuna sınırlama getiren Kyota protokolü çok sayıda ülke tarafından imzalanmış olmasına rağmen, henüz kesin bir sonuç elde edilmiş değildir. Şirketler artan toplum baskısı altında karbon emisyonunu sınırlayan teknolojiler üzerine çalışmaktadırlar. Ancak dünyanın enerji talebi, hem artan nüfus hem de daha önce elektrik enerjisi ile tanışmamış ülkelerin bu enerji ile tanışmaları nedeni ile artmaktadır. Şu anda en ucuz elektrik kömürden elde edilmektedir ve bu durum daha uzun seneler devam edecek gibidir. AB ülkeleri küresel ısınmaya neden olan CO2 ve diğer sera gazı emisyonunu azaltmak için vergilendirmeyi benimsemiştir.Bu sisteme göre her ülke o ülkeye ait parametrelerin belirlediği bir kotaya sahip olacaktır.Bu kotayı aşanlar aştıkları miktar üzerinden vergilendirileceklerdir.Ülkemiz enerji üretimi kendisine tahsisi edilen kotanın sınırına dayanmıştır.

Ankara veya Konya veya Erzincan semalarını son senelerde yeniden kaplayan kara dumanlar için vergi ödemek zorunda kalacağız.

Kotasını aşmamış ülkeler bir kota borsası oluşturacaklar elektrik üretimi ile yenilenebilir enerjilerden elde edilen elektriğin rekabeti mümkün olacaktır. İngiltere 2050 yılında sera gazı emisyonunu %60 Fransa %70 azaltmayı planlamaktadır. Buna karşı ABD, Çin ve Hindistan'ın böyle bir projeksiyonu yoktur.

İnanç için gerçek, görülmeyen ancak var olduğuna inanılan görkemli tanrısallıkta gizlidir. Bilim için ise gerçek doğanın gizemleridir. İnancın gerçeği statik, bilimin gerçeği dinamiktir. Bilim gerçeği doğada, inanç gerçeği kutsal kitaplarda arar. Karşıt gibi görünen bu iki anlayış, tanrısallığın yarattığı baskıları aşabilenler için örtüşür. Tanrı varlığını,doğanın gizemleri ile belli eder. Önemli olan din adamlarının bunu kabul edebilmesidir. Böyle bir ayırım insanları inanç düzleminde farklılaştıramaz. İnancın tanımladığı ahlak, akıl üzerine kurgulanmış davranış normlarının bütünü olduğu sürece, ne bir farklılaşma nede bir problem söz konusu olamaz. İnanç ile bilimi metafizik ve akıl geometrinin arakesitinde buluşturmak, din adamalarının, düşünürlerin, bilim insanlarının toplumu yönlendiren basının, siyaset insanlarının sorumluluğundadır. Yaradılış konusunda bilim ve inanç arasındaki tartışmaları bir an için unutarak,yaşayan her canlının yaşam hakkının kutsallığı üzerinde anlaşarak gezegenin karşılaştığı tehlikeyi inanç ve bilim beraberce göğüslemek zorundadır.İnanç ve bilim arasındaki bu örtüşme,evrensel bir değeri işaret eder.İnancın bu değere karşı çıkması tanrısallığı inkar anlamına gelir ve bu karşı çıkış inanç doğmaları ile çelişmez,tüm insanlığın yararına olan bir anlayışı temsil eder.Bu inancın insan merkezli etik anlayışını canlı merkezli bir etik anlayışına dönüştürülmesi demektir.

Tanrı yalnız insanların değil yaşayan tüm canlıların da tanrısıdır.

Bilim, canlıların yaşam alanlarının insan faaliyetleri sonucu tahrip edildiğini ve tahrip hızının bu günkü seviyelerde devam ederse, 21'inci yüzyılın sonuna doğru gezegenimizde karşılıklı bağımlık içinde varlığımızı sürdürdüğümüz pek çok bitki, hayvan ve benzeri canlı türlerinin geri dönmemek üzere yok olacağını tahmin etmektedir. Sadece iklim değişiklikleri bile bu felakete neden olabilecek boyutlardadır. Doğanın tahrip hızının günümüzdeki seviyelerde devamı halinde 30-40 sene içinde gezegenimiz yaşanamaz hale gelecektir. Problem sadece bilim insanlarının değil toplumu oluşturan tüm katmanların sorunudur

Yağmur duasına çıkarak kuraklığın önleneceğine inanmak yerine, ormanları koruyarak önleneceğini topluma anlatmak gerek.

Ülkemizde sık sık gündeme gelen orman suçlarının affı veya ormanları yerleşim birimleri haline getiren yasalara karşı, din adamlarının sesiz kalması kutsallık adına kabul edilebilecek bir durum değildir. Kuşadası'ndaki meyve bahçelerinin kesilip betonlaşmasına yalnız üniversite öğretim üyeleri değil Kuşadası müftüsünün ve belediyesinin de karşı çıkması gerekir. Ülkemizin en verimli toprakları üzerine çevresel etkiler göz önüne alınmadan kurulması tasarlanan projelere diyanet işleri başkanlığının ilgi alanı içinde olmalıdır.

Durumun devamı halinde, gezegenimizi karşı karşıya olduğu felaketten, ne Musa ne İsa ne Muhammet kurtarabilir.

Ancak tanrının insanlara verdiği akıl kurtarabilir yeter ki o aklın kıymetini bilelim. Bu kitap aklını kaybeden Dünya'ya aklın nerede olduğunu göstermek için yazılmıştır. Yeter ki yazılanlarla aklınız ile bakmasını biliniz

Bir Kızılderili şefinin kendisinden toprak satın almak isteyen ABD başkanına gönderdiği mektup, bu gün gezegenimizin içine düştüğü çıkmazı yansıtması bakımından çok ilginçtir.Uygar Dünya,birer vahşi olarak gördüğü Kızılderililer kadar doğa sevgisine sahip olamamıştır.Tarihin ilk çevrecisi feylozof tavırlı şefin mektubun Türkçe çevirisi (Çeviri: Dr.Şadan Gökovalı) aşağıda verilmiştir.

Sayın Başkan

Gökyüzünü, toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilirsiniz? Bunu anlamak benim için çok güç. Bu toprakların her parçası halkım için kutsaldır. Çam ağaçlarının parıldayan iğneleri, vızıldayan böcekler, ak kumsallı kıyılar, karanlık ormanlar, sabahları çayırları örten buğu, halkımın anılarının ve yüzyıllarca süren deneyimlerimizin bir parçasıdır. Ormandaki ağaçların damarlarında dolaşan su, atalarımızın anılarını taşır, biz buna inanırız.

Bir beyaz ölüp yıldızlar evine göçtüğünde, doğduğu toprakları unutur. Bizim ölülerimiz bu toprakları unutmaz. Çünkü Kızılderili gerçek anasının toprak olduğuna inanır.

Washington'daki büyük beyaz reis bizden toprak almak istediğini yazıyor. Bu bizim için çok büyük bir özveri olur. Büyük beyaz reis bize rahat yaşayacağımız bir yerin ayrılacağını, bize bahşedeceğini, biz Kızılderililerin onun çocukları olacağını söylüyor. Biz önerinizi düşüneceğiz ama gene de bunun kolay olmayacağını belirtmek zorundayım.

Biz, çayları ve ırmakları kardeşlerimiz gibi severiz; siz de aynı sevgiyi gösterebilecek misiniz?

Biliyorum; beyazlar bizim gibi düşünmezler. Beyazlar için bir parça toprağın ötekinden farkı yoktur. Beyaz adam topraktan almak istediğini almaya bakar, sonra başka sermayelere atılır.Beyaz adam toprağa alınıp satılacak şeyler gözü ile bakar. Onun bu tutkusudur ki toprakları çölleştirecek ve her şeyi yiyip bitirecektir. Belki de vahşi olduğum için anlayamıyorum ama ben ve halkım için önemli olan şeyler bambaşka.

İnsan bir su birikintisi çevresinde toplanmış kurbağaların, ağaçlardaki kuşların ve ağaçların sesini duymadıkça yaşamanın ne anlamı ne değeri kalır. Hava önemlidir bizler için. Ağaçlar, hayvanlar ve insanlar aynı havayı koklar. Beyaz adam için bunun da önemi yoktur. Size topraklarımızı satacak olursak, havanın temizliğine önem vermeyi de öğrenmeniz gerekecek. Hem nasıl kutsal olmasın hava? Atalarımızın doğdukları gün ilk soluklarını, ölürken son soluklarını bu hava ile solumuşlardır. Toprak satma önerinizi kabul edersek, bizim de koşullarımız olacak:

Beyaz adam, bu topraklar üstünde yaşayan tüm canlılara saygı göstersin. Ben bir vahşiyim başka türlü düşünemiyorum.

Yaylalarda cesetleri kokan binlerce bufola gördüm. Beyaz adam trenle geçerken vurup vurup öldürüyordu. Duman püsküren bu demir atın bir bufoladan daha değerli sayılışına aklım ermiyor.

Tüm hayvanları öldürecek olursanız nasıl yaşayabilirsiniz? Canlıların yok edildiği bir dünyada insan ruhu yalnızlıktan ölür gibi geliyor bize. Unutmayın bu gün canlıların başına gelen,yarın insanların başına gelir.çünkü bunlar arasında bağ vardır.

Şu gerçeği biliyoruz: Toprak insana değil insan toprağa aittir ve dünyadaki her şey, bir ailenin bireylerini birbirine bağlayan kan gibi ortaktır ve birbirine bağlıdır.Bu nedenle dünyanın başına gelen felaket insanın başına gelmiş sayılır.

Bildiğimiz bir gerçek daha var: Sizin tanrınız bizimkinden başka bir tanrı değildir. Aynı tanrını yaratıklarıyız. Beyaz adam belki bir gün bu gerçeği anlayacak ve kardeş olduğumuzun bilincine varacaktır. Siz tanrınızın ayrı olduğunu düşünmekte özgürsünüz. Ama hepimizi yaratan tanrı için, Kızılderili ile beyazın ayırımı yoktur ve kızıl derililer gibi tanrıda toprağa değer verir. Toprağa saygısızlık, Tanrını kendisine saygısızlıktır. Beyaz adamı bu topraklara getiren ve ona kızılderiliyi boyunduruk altına alma gücü veren tanrı'yı anlamıyoruz. Tıpkı bufalo'ların öldürülüşünü, ormanların yakılışını ve toprağın katledilişini anlayamadığımız gibi.

Bir gün bakacaksınız ki, göklerdeki kartallar,dağları örten ormanlar yok olmuş,yabaniler evcilleştirilmişler ve her yer insan kokusu' ile dolmuş. İşte o gün insanoğlu için yaşamın sonu ve varlığını sürdürebilme savaşının başlangıcı gelip çatmış olacak

18 veya 19'uncu yüzyılda yaşamış bu Kızılderili şefine saygı duymamak olanak dışıdır. Vahşi dediğimiz bu kutsal insan, gezegenimizin geleceğini uygar dediğimiz insanlardan çok önce görebilmiştir.

Toplumların nedense doğa ile ilgili belleği zayıf oluyor. İnsanlık tarihi, doğanın gücünü hafife almanın veya onu anlayamamanın neden olduğu felaketlerine şahitlik eder. Bir parçası olarak beraberce yaşadığımız doğaya saygı duymayı, onun dilinden anlamayı toplumsal kişiliğimizin bir parçası haline getirmedikçe insanlığın gelecekte de benzer felaketleri yaşaması kaçınılmazdır. 2004 yılının kasım ayında Hint okyanusunda meydana gelen ve bir milyona yakın insanın ölümü ile sonuçlanan tusanamiyi anımsayınız. Yakın geçmişimizde ülkemizin başına gelen 17 ağustos depremini neredeyse unutmuş gibiyiz.Sevgili Celal Şengör ve gurubu ve birkaç bilim adamından başka, belediye yetkilileri de dahil, hiç kimse yaklaşan felaketin farkında değildir. 1944 senesinde Gerede depremini yaşadım.Olayın ne kadar ciddi olduğunu gözlerimle gördüm. Doğa çok güçlüdür.Onun gücünü hafife almanın mantığı olamaz. Kendi yasaları ile dikte ettiği dengeyi,yerküreyi ısıtarak; kara,hava,deniz ve nehirleri kirleterek; bazı canlı türlerini bir daha geri dönmemecesine yok ederek bozmamızın faturası çok ağır olacaktır. Doğa ile ilişkilerimizi ona saygı duyarak gücünü bilerek yürütemeyiz. Atmosferi fabrika bacalarından çıkan zehirli gazlar ile boğmanın veya gereğinden fazla CO2 yayınlamanın intikamını doğa bir gün mutlaka alacaktır. Hatta aşmaya başlamıştır bile.Bunu böyle bilmeliyiz. Bu kutsal güç ile rekabet içinde yaşamak çevresel felaketler,birlikte uyumlu denge içinde yaşamak ise toplumsal mutluklar doğurur.Kendimizi doğanın intikamından ancak onu anlayarak kurtarabiliriz. Bilim işte bunun için vardır.

Fosillerin organik kalıntıları üzerinde yapılan C-14 yaş tayini ölçümlerine göre,65 milyon yıl önce gezegenimizin heybetli yaratıkları dinozorlar, ani sayılacak bir zaman diliminde, yok oluvermişlerdir.Yok oluşun nedeni olarak,atmosfere büyük bir hız ile giren meteor kütlesinin sürtünme sonucu alev alması ve yeryüzünü bir yangın yerine çevirmesi gösterilir.Taş devri sonlarına doğru yerkürenin geçirdiği tahmin edilen bu spazmının canlı yaşama getirdiği sınırlamalar, ancak 65 milyon yıl sonra atlatılabilmiştir.Yerküre üzerindeki insanın son 200 sene içinde neden olduğu iklim değişikleri kalp krizi geçirmiş bir hastanı günde üç paket sigara içmesine benzer. Taş devrinde gezegenin karşılaştığı felakete benzer bir olayın işaretlerini bilim insanları tespit etmiş ve aklın kaçıran Dünya'yı yönetenlerin dikkatini çekmiştir.