Nükleer Enerji ve Siyasi Kararlar

NÜKLEER ENERJİ VE SİYASİ KARARLAR

  Ali KÜLEBİ
TUSAM - Ulusal Güvenlik Stratejileri
Araştırma Merkezi Başkanvekili
akulebi@tusam.net

Sorumsuzca kullanılan dünya kaynakları hala akıl almaz bir aymazlık içindeki insanlığı bir felaketin eşiğine getirmiş durumda. Sera gazlarının atmosfere salınımı dünya iklimini ve dolayısıyla sağlığımızı etkilemeye devam ederken, petrol ve kömür gibi fosil yakıtların kullanımı da azalacağına artıyor. Çünkü insanlık ve özellikle bencil endüstri toplumlarının yaşam standartları ucuz enerjiye bağımlıdır. Ama bir yandan iklim değişikliğinin ayak sesleri artar ve ülkemiz dahil dünyanın bir çok yerinde kuraklığın etkileri nedeniyle su ve gıda maddelerinin arzı azalırken öte yandan özellikle fosil enerji kaynaklarının tükenmesi, refah düzeylerini arttırmak isteyen ülkelerin en büyük sorunu haline gelmiş durumda. Yine enerji ve su kaynaklarının kıtlaşmasının bu ekonomik ve sosyal boyutlarının giderek belirginleşmesi ise ileride bu olgunun uluslararası çatışmalara varacak boyutlarını söz konusu edecektir ki esasen bu olgu halen Afganistan ve Irak’ın işgali ile de başlamıştır.

ALTERNATİF ÇÖZÜMLER

Bu sorunlara insanlık hiç şüphesiz çözüm bulmak zorundadır. Çünkü insanlığın var oluşu, geleceği buna bağlıdır. Her ne kadar ünlü fizikçi Stephen Hawking, doğal kaynakların gelişigüzel ve yanlış kullanımı sonucu iklim değişikliklerinin kaçınılmaz olacağını ve yüzyıl sonra dünyadaki köklü değişiklikler sonucu ortaya çıkacak doğal afetler ve savaşlar sonucu ancak birkaç yüz milyon insan kalacağı öngörüsünde bulunuyorsa da insanlık herhalde olası sorunlara çare bulacaktır, bulmak zorundadır. Kaldı ki bizzat Hawking sorununun çözümünü ortaya sürdüğü savlarla da dile getirmiştir ki onun da bir zamanlar bizzat karşı olduğu nükleer enerjiye döndüğü görülür.

Bizdeki, hala 50 yıl önceyi yaşamakta ısrar eden Yeşilci Grupların aksine, Greenpeace kurucularından Patrick Moore ve İngilizlerin eski Yeşiller’inin önde geleni, James Lovelock da artık 180 derece dönüşle, nükleer teknolojiyi “en temiz, en güvenli, küresel iklimin sağlığına en uygun enerji kaynağı” olarak tanımlamaya başlamışlardır. Hatta gün geçmesin ki dünyanın önde gelen siyaset, ekonomi ve bilimsel dergileri de sık sık başyazı olarak konuyu ele alıp bir nükleer rönesansın başlamasından söz etmesinler.

Bu köklü değişimin bilimsellik, ekonomik rasyonellik ve ülkelerin geleceğe dönük var oluş kaygılarıyla ilişkili olduğu açıkça ortadadır.

Petrolün tükenme eşiğine gelmesi, şimdilerde 150 Dolara dayanan petrol fiyatlarının önümüzdeki dönemde 250 Dolar düzeyine çıkmasının kaçınılmazlığı ve doğalgaz fiyatlarının petrole endeksli oluşu elektrik enerjisi fiyatını da ciddi ölçüde etkilemektedir. Küresel ısınmaya karşı alınmakta olan önlemlerin yanı sıra enerji fiyatlarını düşürme çabaları da nükleer enerjiye, bizdeki petrol lobisi yandaşlarının söylemlerinin aksine bütün dünyada ciddi bir talep yaratmıştır. Yine bizdeki lobicilerin ortaya sürdükleri “Türkiye’yi nükleer teknoloji üreten şirketler pazar haline getirmek istiyorlar” tezinin aksine bugün dünyadaki bütün nükleer santral üreten firmaların üretim planlamaları 2013 yılına kadar şimdiden dolmuştur. Yani nükleer teknolojiye talep, arz edilebilenden çok fazladır. Özellikle nükleer santrallerin özel çelik kazanlarını üreten ve faaliyette bulunan bir elin parmak sayısından az sayıdaki firma talebe yetişememekte, siparişleri sıraya koymaktadır.

Dileriz Türkiye nükleer teknolojiye geçememe, geçtirilmeme ve gecikme olgusunun zararını büyük bedellerle ödemez. Ama bir ülke ki elektriğin yarısından çoğunu doğalgazdan üretiyorsa ve bu doğalgazı da “enerjiyi silah olarak kullanan” iki ülkeden alıyorsa, o ülkenin er ya da geç belki ansızın ortaya çıkabilecek karanlıkla mücadelesi kaçınılmaz olacaktır.

Rüzgar, güneş, jeotermal gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının da ülkeler için gereği çok açık ise de bunların temel çözümden ziyade, artan talebi karşılamaya dönük marjinal çözümler olduğu ve üretimlerinin de doğa koşullarına bağlı olduğu unutulmamalıdır. Yine hidroelektrik santrallerinin ucuz elektrik üretmesine karşın bunların da kuraklık gibi doğa koşullarına bağımlılıkları, ülkemizde sınır aşan suların yabancılarca kontrolü amaçlarına uygun bir şekilde sabote edilmeleri ve inşalarının uzun sürmesi maalesef sanayi ve yaşam standardının temel öğesi olan elektriğimizi tehdit altına sokmaktadır.

NÜKLEER TALEP VE YENİ GELİŞMELER

Enerjinin önemi ve bunun boyutlarının ülkelerinin refah düzeyini etkilememesini amaçlayan aklıselim sahibi ülkeler, geçmişte fosil yakıtların bir süre ucuzlamış olması nedeniyle boş verdikleri nükleer enerjiye geri dönüşü hızla başlatmışlardır.

Özellikle kalkınma hamlesi yaşayan Çin, Güney Kore ve Hindistan nükleer reaktörleri bir yandan dış ülkelerden sağlarken öte yandan hızla kendi teknolojilerini geliştirmeye başlamışlardır. ABD, Kanada ve Fransa gibi çok gelişmiş sanayi ülkeleri de yeni, ucuz ve daha güvenli nükleer santral teknolojileri üretmeye başlamışlardır. Bu yeni teknolojili üçüncü nesil nükleer santraller, bizdeki gibi ülkelerin de, bu tür teknolojileri işletecek kendi teknisyenlerinin yeteneklerine güvenemeyen ilkel düşüncedeki insanları bile tatmin edebilecek güvenilirliliktedir. Ama maalesef büyük petrol lobilerinin etkisi ile hala birçok gelişmekte olan ve özellikle enerji bağlamında dışa bağımlı ülkede nükleer teknoloji tartışılmakta veya tartışma konusu haline getirilmektedir. Özellikle ABD’deki Three Mile Island ve Ukrayna’daki Çernobil kazaları petrol ve doğalgaz şirketlerinin elinde iyi bir istismar malzemesi olmuş ve bugün insanlık adeta bir seçeneksizlik içinde 200 Dolara varacak petrol fiyatlarına mahkûm edilmiş, adeta oyuncak haline getirilmiştir.

Ancak Avrupa artık geçmişteki endüstriyel sıçramasından bir durgunluğun eşiğine gelmiş ve elektrik tüketim artışı hızındaki yükselme eğilimi hemen hemen durmuş iken bugün, elektriğin üretimindeki belirginleşen tıkanıklık ve maliyet unsurları geçmişte Atom santrallerini kapatma kararı alan bir kısım Avrupa ülkesini bu kararlarını yeniden gözden geçirmeye mecbur etmiştir. Bu bağlamda;

— Halen 17 nükleer santral ile Türkiye’de üretilen elektriğin yaklaşık 2 mislini nükleer santrallerden elde eden Almanya bu yıllarda santrallerini birer birer kapatmaya başlayacak iken bu kararlarını erteleme konusunu siyasal düzeyde tartışmaya başlamıştır.

— Elektrik fiyatlarının artmasını toplumsal refah düzeyi için engel görüp nükleer teknolojiye olağanüstü önem vermiş olan Fransa var olan 59 santraline ek olarak yeni reaktörlerin inşasına karar vermiştir. Güney Fransa’da, AB ülkeleri, ABD, G.Kore, Rusya ve Japonya gibi endüstrileşmiş ülkelerce yürütülen ve ITER adlı füzyon teknolojisini geliştirme çalışmaları bunun dışındadır. Fransa’da nükleer teknoloji sektöründe 100 bin işçinin çalışması ve bu ülkenin başta, bir süre önce nükleer santrallerini kapatmış olan İtalya olmak üzere birçok Avrupa ülkesine yılda 4,5 milyar Dolarlık elektrik satması, teknolojik aşama geçiren ülkelerin başarısına bir örnektir.

— AB tarafından, üyeliğe alınmadan önce Bohuniche santralini kapatmayla yükümlendirilen Slovakya ülke gerçekleri ve bağımsızlığına aykırı olduğu gerekçesiyle bundan vazgeçeceğini deklare etmiştir.

— Çek Cumhuriyeti, Temelin’deki nükleer santrali geliştirmeyi sürdüreceğini açıklamıştır.

— Bulgaristan, AB’ye girerken 6 nükleer santralinden 4’ünü kapatmayı kabul etmiş iken şimdi bu konuda geri adım atma çabalarına girmiş; bir yandan da iki yeni reaktör daha inşa etme kararı almıştır.

— Avrupa’nın bizim Konya’mız kadar büyüklükteki, akarsular açısından da zengin ve her tarafı turizme bağımlı ülkesi İsviçre mevcut 5 santrale ek olarak 3 yeni santral inşası (4800 Megawatt gücünde) planlamaktadır.

- İngiltere 2020’ye kadar mevcutlara göre çok daha yüksek kapasiteli 10 yeni santral inşasını kararlaştırmış iken Gordon Brown hükumetinin, bunun yeterli olmadığını ve ülkenin elektriğinin yüzde 40’ının nükleer enerjiden sağlanmasının daha gerçekçi bir yaklaşım olacağı gerekçesiyle 20 yeni reaktör yapılmasının şart olduğunu açıklaması, bir zamanlar en koyu nükleer karşıtı ülkelerin bile çevreci bağnazlıktan koşullar gereği vazgeçtiklerini göstermesi açısından önemlidir.

— 30 yıldır yeni nükleer santral inşa edilmeyen ve halen 104 nükleer santrale sahip ve elektriğinin yüzde 19,4’ünü bunlardan üreten ABD 4’ü kati şekilde kararlaştırılmış 30 kadar yeni santralin inşası için hazırlık yapmaktadır. Yine Bush yönetiminin Enerji Bakanı Samuel Bodman bunların bile yeterli olmadığını, 30 değil, 130 değil, 230 reaktöre ihtiyaçları olduğunu dile getirmiştir. Cumhuriyetçi aday Senatör McCain’in de 100 yeni nükleer reaktöre ihtiyaçları olduğunu dile getirmesi, ABD’nin petrolden dönme ve yeni enerji kaynaklarına yönelmede kararlı adımlarını gösterir.

— Çin ve Hindistan’ın önümüzdeki 50 yılda toplam nükleer reaktör sayılarını 250’ye çıkarmayı planladıkları, bu bağlamda çok kısa vadede Çin’in 11 olan reaktör sayısını 40’a çıkarmayı planladığı bilinmektedir.

— Putin’in Rusya’sı her zamanki ihtiraslı ve akılcı yaklaşımla “petrolü, doğalgazı komşulara pahalı satalım, halkımız ucuz elektrik alsın” yaklaşımıyla 30 yeni reaktör inşasına karar vermiştir. Bunların bir kısmının seyyar, yüzen adalar şeklinde planlandığı söylenmektedir.

— Buna karşılık Ruslarla tarihin en büyük doğalgaz anlaşmasını imzalayıp ülkesini bağımlı kılan ve Rus Gazprom’un yönetimine yüksek maaşla giren Gerhard Schröder Almanya’yı, nükleer santralleri kapatma kararı da alarak hem gelecekte pahalı enerjiye mahkum etmiş, hem de ülkesinin nükleer teknolojide birikim sağlamış bilim adamlarının başka ülkelere gitmelerine yol açmıştır. Hâlbuki halen Almanya’nın temel elektrik üretiminin yarısı nükleer santrallerden elde edilmektedir. Bunların kapanması Almanya’nın sanayi gelişmesini engelleyecektir.

İtalya’da da geçmişte siyasal yaklaşım ve çekincelerle politikacıların nükleer santralleri kapattırarak, bugün İtalya’yı dünyanın dış kaynaklı enerjiye en bağımlı ülkelerden biri haline getirme kararları gibi Almanya’nın da geçmiş hükümetinin aldığı doğalgazdan yana, nükleere karşı kararlar, ülkelerin geleceğinin şekillenmesinde siyasi gafletlerin rolünü ortaya koymaktadır.

Hâlbuki bilim adamlarının araştırmaları, bugün dünyada 439 olan nükleer santral sayısının 2050’de 1300’e çıkması gereğini ortaya koymaktadır.

Türkiye çeşitli dış baskılarla ve emperyalistlerin Müslüman ülkelerin nükleer teknoloji sahibi olmamaları politikasıyla bugüne kadar Afrika ülkeleriyle aynı kategoride, hak etmediği bir geleceğe, kadere zorlanmış ve yalnız elektrik üretiminde değil, nükleer teknolojinin tıp, tarım, sanayi, savunma gibi gelişmişliğin her alandaki zorunluluğunu görmezden gelmiş veya getirilmiştir.

Son bir yıl içinde bu konuda Meclisten gereken yasa nihayet çıkmış ise de yabancı güçlerin uygulama aşamalarında etkilerinin son derece ciddi olacağı yönünde işaretler mevcuttur.

Kaldı ki Türkiye bugün nükleer santrallerin inşasına karar verse, ihaleyi neticelendirecek aşamaya getirse bile, maalesef dünyadaki önde gelen 4-5 nükleer santral üreticisi firmanın özellikle Güney ve Güneydoğu Asya’daki patlayan talep nedeniyle santrallerin inşasını 2015’lere kadar gerçekleştirebilmesi çok da kolay olmayacaktır. Bu da, geçmişteki örnekleriyle sabit, öngörüden uzak, bağımsızlıkları hep şüpheyle karşılanmış çoğu yöneticilerin, siyasilerin ülkelerinin refahını ve uluslararası düzeydeki geleceğini ne kadar tehlikeye atabileceklerini açıkça göstermektedir.