Nükleer Enerjiyi Karteller Engelliyor

NÜKLEER ENERJİYİ KARTELLER ENGELLİYOR

Prof.Dr. Sümer Şahin, Gazi Üniversitesi

HABERAJANDA dergisi Ocak 2007 sayısında yayınlanmıştır.

Türkiye yaklaşık yarım asırdır nükleer enerjinin hasretini çekiyor. Nükleer reaktör inşası her hükümetin hedefleri arasında yer aldı, ama kâğıt üzerinde kaldı. Hedefe en fazla yaklaştığımız zaman pis kokular ayyuka çıktı ve reaktör ihalesi iptal edildi. Şimdilerde AK Parti Hükümeti nükleer enerjiye geçilmesiyle ilgili kararlılığını her fırsatta dile getiriyor. Türkiye eğer fosil yakıt lobilerinin engellemelerini ve nükleer teknoloji kartellerinin kavgalarını aşabilirse, yeni bir sayfa açacak. Önümüzdeki dönemde o ya da bu şekilde gündemde kalmayı başaracak bu konuda, meselenin farklı boyutlarını HABER AJANDA okurları için irdelemeyi faydalı bulduk. Bunun için de, kendisini Türkiye'nin nükleer enerji davasına adayan isimlerden Gazi Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Sümer Şahin ile bir söyleşi yaptık.

Nükleer enerji olmadan uzaya gidemezsiniz

- Sayın Hocam, sizce Türkiye'nin nükleer enerjiye geçmesi bir mecburiyet mi?

- Elbette... Bunun birkaç sebebi var. Türkiye, nüfusu ve jeopolitik konumu nedeniyle hayati önemi haiz bir ülkedir. Varlığını ve istiklalini koruyabilmesi için yüksek teknolojiye sahip olması gerekiyor. Teknolojik donanım, Sümerlerden beri bir devletin varlığını ve bağımsızlığını teminat altına alan etkenlerden biri. Nükleer teknoloji de şu an bilinen en ileri teknoloji olduğu için, Türkiye'nin bu düzeye mutlak surette geçiş yapması gerekiyor. Bu elbette ticari anlamda kullanılan bir nükleer teknoloji olmalı. Mesele nükleer silah sahibi olma bahsi değil. Türkiye nükleer silah konusundan kesinlikle uzak durarak, elektrik üretimi için, ticari maksatlarla nükleer teknolojiye geçmeli.

- Nükleer enerjiyi diğer enerji türlerinden farklı kılan nedir?

- Nükleer enerjinin "yoğunluğu", onu diğer enerji türlerinden farklı kılıyor. Enerji türlerini mekanik, kinetik ve kimyasal olarak sınıflandırırsak, bunu daha iyi açıklayabiliriz. Mekanik enerji, en eski türdür. Yelkenler kullanılarak, rüzgârın itme gücünden yararlanılması veya suyun gücünden yararlanılarak değirmenlerin döndürülmesi gibi... Kinetik enerjiye ise, hidrolik santrallerde suyun yüksek irtifadan düşmesiyle elde edilen enerji örnek verilebilir. Hidrolik santraller genellikle kurulu güçlerinin yüzde 50'si ile çalışır. Keban ve Atatürk Barajları böyledir. Örneğin Keban'ın kurulu gücü 1200 megavattır, muntazam olarak ürettiği enerji gücü ise 600 megavattır. 19. asırda yaygınlık kazanan kimyasal enerji türü ise kömürün yanmasında olduğu gibi, yanıcı bir maddenin hidrojen ya da karbonun oksijen ile birleşmesinden ortaya çıkar. Kimyasal reaksiyondan çıkan bu enerji, mekanik enerjiye göre oldukça fazladır.

Bunu şöyle bir misalle açıklayabiliriz: Kışın duş almak için suyu 5 oC'den 35 oC'e çıkarmak için harcayacağımız yakıt kullanarak elde edeceğimiz ısı enerjisi, aynı suyun 12 km yükseklikten düşmesiyle kazanacağı kinetik enerjiye eşdeğerdir. Ancak kimyasal enerji büyük bir kaynağa ihtiyaç duyuyor. Örneğin, 1350 megavatlık kurulu gücü olan Afşin Elbistan Santrali'nde yılda 18 milyon ton kömüre ihtiyaç var. Günde 60 bin ton ediyor. Yani 6 bin kamyon kömür... İnanılmaz bir kaynak ve emek gerektiriyor.

Şimdi şu mukayeseye dikkat edin: Nükleer enerjide, çekirdek parçalanmasıyla açığa çıkan enerji reaksiyonunda, kimyasal enerjinin 100 milyon katını elde ediyorsunuz. Elde ettiğiniz sonuç size alabildiğine geniş imkânlar sunuyor. Şu an uzay teknolojisindeki enerji, kimyasal yollarla sağlanıyor. Elektrik güçleri de genelde güneş enerjisinden sağlanıyor. Fakat kimyasal enerjinin yoğunluğu çok düşük olduğu için uzaya erişimler sınırlı kalıyor. Aya ancak bir kere insan gönderile-bildi. Ancak dünya çevresindeki yakın yörüngelere bazı uydular gönderilebiliyor. Ama diğer gezegenlere gitmek, oralara insan göndermek isterseniz, muhakkak nükleer enerjiye ihtiyacınız var. Yani nükleer teknolojiniz olmadan ileri uzay teknolojisine sahip olamazsınız.

Türkiye'nin bağımlılığını isteyenler nükleer enerjiyi istemiyor

- Nükleer enerjinin güvenliğinde sorunlar yok mu?

- Yerdeki kuvvet santralleri söz konusu olduğunda şu an bilinen en güvenli elektrik üretimini nükleer santraller yapmaktadır. Hep aksi propaganda yapılır. Fakat bunlar tam bir yalandır.

- Bu propagandanın sebebi nedir?

- Sebep çok yönlü olabilir. Türkiye gibi ülkelerde, bilhassa dış güçler tarafından desteklenen birtakım dernek, kurum ve kuruluşlar, Türkiye bu ileri teknolojiye geçmesin diye o propagandayı yaparlar. Petrol kartelleri ya da kömür kartelleri bu propagandayı yapar. Alışılagelen propagandalar, Sovyetler Birliği döneminde Batı'da, Amerika ve Fransa'da genellikle komünist gruplar tarafından yapılırdı. O hareketler Amerika'da, Fransa'da vardı. Amaç, yüksek teknolojiye geçişi engellemekti. Amerika'da nükleer santral yapımı uzun süre durduruldu. Ama Rusya yeni santraller yapmaya devam ediyor.

- Türkiye'nin nükleer enerjiye geçme girişimleri neden başarısız oldu? Geçiş, neden bu kadar gecikti? Bu durumdan çıkarı olan gruplar mı var?

- Türkiye'nin nükleer enerjiye geçmesinden rahatsız olan grupların adını, bu ülkenin kalkınmasını ve ileriye gitmesini istemeyenler olarak koyabiliriz. Şu anda örneğin Rus doğalgaz karteli nükleer enerjiyi istemez elbette. Çünkü Türkiye doğalgaz dolayısıyla Rusya'ya bağımlı hale geldi. Türkiye'nin teknolojik bağımlılığının sürmesini isteyenler elbette nükleer enerjiyi istemez. "Türkiye neden başarısız oldu?" sorusunun cevabı basit... Cevabında herkesin mutabık olduğu bir şey bu... Mesela Bilkent Üniversitesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. Mustafa Kibaroğlu'nun doktora tezi bu sorunun cevabını vermiştir. Sebep, tek kelimeyle ABD'dir. Bir de Türkiye'de son 40 yıldır hiçbir hükümet nükleer enerji meselesinin ehemmiyetini kavrayamadı. Menderes kavramıştı.

- Bu ülkede durumun önemini kavrayan Başbakan hiç olmadı mı?

- Adnan Menderes... Menderes'in emri ile 1956'da Türkiye Atom Enerjisi Kurumu kurulmuştur. Bu kurumun kuruluş tarihi, diğer dünya ülkelerine baktığımızda ilkler arasındadır. Diğer dünya ülkeleri de aşağı yukarı o tarihlerde kurmuşlardır.

Menderes, kanunun 1. maddesi olarak da şunları yazdırmıştır: "Türkiye Atom Enerji Kurumu'nun görevi, Türkiye'de nükleer santrallerin kurulmasıdır." Bu hedef bir kanun hükmü olarak belirlenmiştir, ama bu hedefin gereği yapılmamıştır. Önceleri kuruma eleman yetiştirilmesine çalışıldı. Ama sonradan işbaşına gelen hükümetler, meselenin önemini idrak edemedikleri için gereken desteği vermediler. Vaktiyle her Başbakan'ın yaptığı vurguyu, şimdi Erdoğan Hükümeti de yapıyor. Ama halen gereken ehemmiyetin verildiğini zannetmiyorum. Çünkü işin özü kavransa, meseleye daha farklı biçimde sahip çıkılır. Türkiye'yi engellemek için dışarıdan herkes çalışabilir. Önemli değil... Ama içerdekiler meseleyi gerektiği gibi idrak etmezse iş ortada kalır. Şimdiye kadar başarısız olunmasının nedeni budur. Hükümet nükleer enerjiye geçişle ilgili bazı tarihler veriyor. Ben bir türlü bu tarihlere inanamıyorum. Türkiye de 3 şeyin gerçekleşeceğine inanmıyorum: Birincisi, Kuzey Irak'a müdahale edeceğimize... Ikincisi, PKK'nın kökünün kazınıp şehitlerin kanının yerde kalmayacağına... Ve üçüncüsü, Türkiye'de nükleer santral kurulacağına...

- Nükleer enerji teknolojisi temin edilirken hangi hususlara dikkat edilmesi gerekir?

- Bu son derece önemli bir soru... Nükleer teknolojinin ülkeye teknolojik sıçrama yaptırabilmesi için, inşasında ve imalatında yerli sanayinin azami ölçüde katkısının sağlanması gerekir. Kendimizden bir şeyler kattığımız ölçüde yaptığımız işin değeri olur. Yüzde 100 Türk nükleer santrali kurmak mümkün değildir, ama kapasiteyi araba ya da bisiklet yapmakla sınırlı tutmak da doğru değildir. Dışardan bilgi transferi olacaktır elbette, ama seçim yapılırken, Türk sanayisinin azami oranda katkı yapacağı bir teknoloji seçilmelidir.

Satın alınabilecek türler zaten sınırlı, 2-3 taneyi geçmez... İsim vererek yanlış anlaşılmak istemiyorum. Türk sanayisi hangisinde devreye girecekse tercih ondan yana kullanılmalıdır.

Hindistan'a göre toryum rezervlerinde Türkiye birinci

- Kanada, ABD ve diğer ülkelerin teknolojileri ile ilgili pek çok şey söylendi. Son olarak Başbakan Erdoğan'ın Güney Afrika ziyaretinde, "cep reaktörleri" adı da verilen bir tür dikkatimizi çekti...

- Güney Afrika çok enteresan ve cazip bir reaktör geliştiriyor. Bu reaktör aslında temeli eski bir reaktördür. Almanya, 1970 yıllarında 300 megawatt elektrik gücünde helyumla soğutulan termal bir reaktör yaptı. Kurdu ve birkaç yıl çalıştırdı. Ondan sonra durdurdu. Büyük ihtimalle politik sebeplerden dolayıdır. Çünkü bu reaktörde yakıt olarak yüzde 90 zenginleştirilmiş uranyum kullanılıyordu. Yüzde 90 zenginleştirilmiş uranyum bomba maddesi olacağı için, herhalde politik nedenler devreye girdi. Ama bu reaktör çok başarılı bir şekilde 2-3 sene çalıştı. Sonra Güney Afrika bu reaktörün patentli lisansını satın aldı. Ardından aynı teknoloji üzerinde birtakım değişiklikler yaptı. Evvela yakıtı değiştirdi. Yüzde 90 zenginleştirme yerine yüzde 9 zenginleştirme kullandı. Bu teknolojik olarak mümkündür Yüzde 9 zenginleştirilmiş uranyum demek, nükleer silah olarak kullanılması mümkün olmayan, sadece barışçıl maksatlarla kullanılan yakıt demektir. Satışının ve temin edilmesinin serbest olması gerekir. O bakımdan bu reaktör çok cazip bir reaktör.

İkincisi, reaktör ekonomik olarak çalışacak şekilde gücü de 150-160 mega-watt düzeyine düşürüldü. Onun için bu türe "cep reaktörü" de deniliyor. Bu bilhassa Türkiye gibi nükleer enerji santrallerini yeni kuracak ülkeler için önemli bir avantaj. Çünkü büyük bir yatırım yapmasına gerek kalmıyor Güney Afrikalıların verdikleri rakamlara göre, kurulu güç başına 1000 dolarlık bir maliyeti söz konusu. Yani 165 megawattlık bir ünite 165 milyon dolara satın alınabilir Bunların ticari olarak da 5-10 sene içinde satılabileceği ifade ediliyor. Böyle bir reaktör hazır olursa harika bir şey olur. Çünkü teknolojisi de çok üstün. Mesela yakıt teknolojisinin şöyle bir üstünlüğü var: Hep santralin atığının sorun olduğundan bahsediyorlar. Oysa bu reaktörlerin yakıtını alıp olduğu gibi toprağa bıraksanız dahi, toprakta çözülmesi 3-5 milyon yıl sürüyor. Yakıtın kapçığı 3-5 milyon sene onu tutuyor ve toprağa karışmasını engelliyor. Son derece önemli ve çok büyük bir avantaj... Atık problemi ortadan kalkıyor Bu reaktörlerin özellikle Türkiye için önemi, toryumu yakıt olarak değerlendirebilmesidir.

- Atığın yeniden değerlendirilmesi mümkün mü?

- Bu bütün reaktörler için geçerli ve elbette mümkün... Örneğin Kanada'nın ürettiği bir CANDU reaktörü var. Tabii uranyumla çalışıyor Biz bu CANDU reaktörünün yapısını ele aldık. Uranyum yakıtı yüklemek yerine diğer reaktörlerin yakıt atıklarını alıp bunu da Türkiye'deki zengin toryumla karıştırmayı düşündük. Bunu yapmak ve başarılı olmak pekâlâ mümkün... Güney Afrika'daki üstün teknolojinin bir taraftan ucuz olması bekleniyor, bir taraftan da yakıt problemini hallettiği görülüyor. Çevre ve emniyet yönünden son derece üstün bir reaktör.

- Türkiye toryum rezervlerinin nükleer enerji çalışmalarında nasıl bir yeri olabilir?

- Her reaktör toryumu yakıt olarak kullanamaz. Ama mesela Kanadalıların CANDU reaktörü kullanabilir. Güney Afrika'nın ürettiği cep reaktörleri de kullanabilir. Zaten başından beri Güney Afrika reaktöründe toryumun yakıt olarak kullanılması öngörülüyor. General Atomic'in geliştirdiği Güney Afrika'dakine benzeyen başka bir reaktör türünde de toryumun kullanılması mümkün.

- Türkiye toryum açısından avantajlı mı?

- Hindistan'ın ifadesine göre, Türkiye, toryum rezervlerinde dünyada birinci, onlar ikinci... Bizim ifademize göre ise Hindistan birinci, biz ikinciyiz...

İran'ın nükleer silah yapacak teknolojisi yok.

- İran'ın nükleer enerji çalışmaları gerçekten ciddi bir noktaya geldi mi?

- İran nükleer teknoloji çalışmalarına Şah zamanında başladı. O zaman Almanlara Güney'deki Şii bölgesinde kurulmak üzere 2 tane reaktör sipariş etti. Inşaatın yüzde 60'ı bitmişti. Diğer taraftan da nükleer araştırmalara çok ehemmiyet verdi. 1977'de Türkiye'den bir heyetle Iran'a gitmiştik. O zaman Iran'da RCD diye bir organizasyon vardı. Açılımı, "Kalkınma Için Bölgesel İşbirliği Organizasyonu" olarak yapılabilir. Üç üyesi vardı: Türkiye, Iran ve Pakistan... Türkiye'yi Atom Enerjisi Kurumundan sorumlu Devlet Bakanı olarak Sadi Somuncuoğlu temsil ediyordu. İranlıların laboratuarlarını gezdik. Füzyon konusunda araştırmalar yapıldığını gördük. İleri derecede füzyon laboratuarları vardı. Takdirle karşıladım, Türkiye'den çok ileriydiler.

Sonra rejim değişti... Yeni rejim ülkede büyük kargaşaya neden oldu. Uzun süre nükleer faaliyetler durduruldu. Fakat şimdi yine bu işe ağırlık verdiler. Yine bizim önümüze geçtiler. Dünya, "İran, nükleer silah yapacak" diye hop oturup hop kalkıyor. Ama mevcut teknolojileri şu anda nükleer silah yapmaya müsait değil. İran da Türkiye gibi nükleer silah geliştirmeyeceğine dair Atom Silahlarını Sınırlama Anlaşması'na taraftır. Anlaşmaya göre tesislerini Viyana'daki Atom Enerji Ajansı'nın denetimine açmıştır. Ama yeni Iran Cumhurbaşkanı Ahmedinejad'ın cumhurbaşkanlığına gelmesiyle İran'da birtakım iç ve dış politika değişiklikleri oldu ve tesisler ajansın denetimine kapatıldı. Kapatılınca da herkes, "İran nükleer silah yapacak, onun için kapatıyor" diye düşünür hale geldi. İran'ın, uranyum zenginleştirdiği için silah da yapabileceği ifade ediliyor. ABD'nin Hiroşima'ya attığı atom bombası, uranyumu zenginleştirme temelinde yapılmıştı. Ama bu son derece kaba bir teknolojidir. Artık askeri ehemmiyeti olduğuna inanmıyorum. Siyasi ehemmiyeti olabilir. Böyle bir silah için uranyumun yüzde 90 zenginleştirilmesi gerekir. Oysa İran'ın kurulu kapasitesi bellidir. Santrifüj pompalarının hepsini Batı'dan almıştır. Kimin ne sattığı, kaç tane sattığı bellidir. Ancak yüzde 4,5-5 düzeyinde bir zenginleştirme yapabilmesi mümkündür. Hafif su reaktörleri yüzde 3-5 düzeyinde zenginleştirilmiş uranyumla çalışıyor. İran'ın elindeki reaktör de bunlardan. Kesinlikle nükleer silah yapmaya uygun değil. Ancak elektrik üretebilir. Hafif su reaktörüyle, hem elektrik üretmek, hem silah yapmak mümkün değildir. İran'ın yaptığı zenginleştirme, kendi hafif su reaktörüne yakıt üretmek içindir. Kritik aşamaya geçmesi için Batı'dan bugüne kadar temin ettiklerinin 20-30 mislini alması gerekiyor. Buna izin verildiği takdirde zenginleştirme oranını yüzde 70-80 oranlarına çıkabilir.

Ama bu tamamen batı'nın kontrolünde olan bir şey... Batı satmazsa, İran da hedefine ulaşamaz. Zaten İranlı Bakan da şu ana kadarki zenginleştirmenin yüzde 4,8 olduğunu ve yüzde 5'i geçmeyeceklerini söyledi.

İran teknolojide çok ileri noktaları yakalar.

- Buna göre İran'ın ulaştığı nokta bir şey ifade etmiyor mu?

- Tam olarak böyle denemez. Çünkü bu çalışmaların geldiği düzey, İran'a teknolojide çok ileri noktaları yakalama imkânı verecek. Nükleer teknoloji reaktörü ve zenginleştirmeyi kendi başına yapmak demek, hassas teknolojiye ulaşmak demektir. Elektronik teknolojisinden, metal teknolojisine kadar, her alanda çok daha yüksek bir konvansiyonel teknolojiye erişiyorsunuz çünkü. Ben de zaten Türkiye'ye nükleer santral gelirken, Türk sanayisinin bu süreçte aktif rol almasını bunun için istiyorum. Iran ilerleyen zamanda Türkiye'yi geçecektir.

İsrail'in elinde 300-400 yüksek güçlü hidrojen bombası olabilir

- İsrail, nükleer enerji çalışmalarında sizce hangi noktada?

- Oldukça ileri durumda... Hem ABD'de, hem diğer Batılı ülkelerde, hem de eski Doğu Bloğu ülkelerinde Yahudi bilim adamları nükleer çalışmalarda daima önemli pozisyonlarda olmuşlardır. 20. yüzyılın başında fizikte Nobel ödülü kazanan insanlara bakıldığında pek çok Yahudi görürsünüz. Einstein'ı herkes bilir. Vaktinde Hitler'den kaçan Yahudilerin önemli bir bölümü Amerika'ya gitti. Bir kısmını da Ruslar götürdü. Bunlar, Amerika'da nükleer araştırmaların başına geçti. Nükleer silahı onlar geliştirdi. Hidrojen bombasının babası olarak bilinen Edward Teller bunlardandır. (Kendisi Macaristan Yahudisi olduğu için Mohaç'ı iyi bilir. Bir Türk arkadaşa "Mohaç'ı hatırlıyor musunuz?" demiş. Türk arkadaş hatırlamadığını söyleyince, "Tabii galipler hemen unutur" demiş.) Bunların hepsi Amerika'da nükleer enerjiye hâkimler. İsrail'e, kurulduktan sonra çok büyük destek verdiler. İsrail zaten teknolojide oldukça ileride... Nükleer reaktörünü elektrik üretimi için değil, nükleer silah üretmek için kurdu. 1960'ta Batılı bilim adamlarının yardımıyla, Fransa ve ABD'nin desteğiyle tabii uranyumla çalışan bir ağır su reaktörü kurdular. Bugün, İsrail'in elindeki teknolojinin ABD ve Rusya'nın düzeyinde olduğunu kabul edebiliriz.

1960'tan bu yana 40-45 yıl geçti. Senede 8 kg kadar plütonyum üretme kapasiteleri olduğu düşünülüyordu. Bu miktar düşük teknolojiye sahip Pakistan için bile yılda bir atom bombası demektir. İleri teknoloji ülkesi için ise 1 kg plütonyum nükleer silah yapımı için yeterlidir. Bunun anlamı 300-400 kg plütonyumdan 300 - 400 tane atom bombası diye isimlendirilen, infilak enerjisi 20 KT TNT'ye eşdeğer nükleer başlık yapılabileceğidir. Böyle bir atom bombası nispeten ucuz bir madde olan lityum kullanılarak, her biri bir megaton hidrojen bombasına da dönüştürülebilir. Bunun daha açık bir ifadesi, bugün İsrail'in 300-400 civarında yüksek güçlü hidrojen bombasına sahip olduğudur.

- Ne kadar alanı tahrip eder?

- İstanbul'u, Paris'i, Londra'yı, New York'u haritadan siler. Bir megaton patlatıldığı zaman ortaya çıkan ateş topunun çapı 7 km'dir. Ateş topunun yüzey sıcaklığı 18 bin ile 36 bin derece arasında değişir. Güneşin yüzey sıcaklığının 5-6 bin derece olduğu dikkate alındığında ne ifade ettiği anlaşılabilir. Yani güneşin yüzey sıcaklığının 6 katı demek, ateş topunun yüzeyinden çıkan termal enerjinin, sıcaklığın 4. kuvvetiyle artması demektir. Böylece güneşten bin kat daha yakıcı olur. Birim santimetrekarede yaydığı ısı enerjisi, güneşin üzerine oturursanız onun bin katıdır. Bu ateş topu, bir megatonluk bombada 2 dakika 40 saniye havada asılı kalıyor. Onun için çok korkunç ve güçlü bir silah...

- Arap ülkeleri için İsrail'in caydırıcılığı buradan mı geliyor?

- İsrail'i kimse ortadan kaldıramaz. Araplar rüya görüyorlar. Kendi gücüyle İsrail orada var olacak, yaşayacaktır. Bunu herkesin kabul etmesi gerekir. Bölgeye barışın girmesi, aslında İsrail'e zarardır. Çünkü İsrail zor durumda diye her taraftan askeri ve mali destek alıyor. Milyarlarca dolar yardım yağıyor. Almanya şimdi nükleer harp başlığı taşımak maksadıyla İsrail'e 2 tane nükleer denizaltı satıyor. İsrail için en kolay hedef Şam ve diğer Arap başkentleri... Ama zaten İsrail elindeki nükleer silahlara ihtiyaç duymadan da konvansiyonel silahlarıyla Arapları kolayca yenmiştir ve her zaman da yenebilir. İsrail'de kurulduğundan beri şahinler hâkim. Teröristler kurdu İsrail'i... Ve terörist devlet olarak devam edip gidiyor... İsrail nükleer silahlarla ilgili uluslararası anlaşmalara imza atmadı. Hukuken kendini bağlamadı. Şimdi 300-400 tane nükleer harp başlığı var. Dokunulmaz hale getirdi kendisini.