Çernobil Olayı ve Sosyolojik Etkileri

TÜRKİYE CUMHURİYETİ
ANKARA ÜNİVERSİTESİ
DİL ve TARİH-COĞRAFYA FAKÜLTESİ
SOSYOLOJİ BÖLÜMÜ

 

 

LİSANS TEZİ

ÇERNOBİL OLAYI ve SOSYOLOJİK ETKİLERİ

 

TEZ DANIŞMANI
Öğr. Gör. SEVİL TURAN
 
HAZIRLAYAN
A.ZEYNEP BUYAN
03016234

 

 

ANKARA-2007

 

 

ÖNSÖZ
ÖZET
1. BÖLÜM  
  1.1. Giriş
  1.2. Problem
  1.3. Amaç
  1.4. Yöntem
  1.5 Sınırlılıklar
  1.6 Yaklaşımlar
2. BÖLÜM  
  2.1. Radyasyon, Etkiler ve Nükleer Santraller
    2.1.1. Radyasyon Nedir?
    2.1.2. Radyasyonun Canlılar Üzerindeki Etkileri
    2.1.3. Nükleer Santral Nedir?
  2.1. Çernobil Nükleer Santral Kazası  
    2.2.1. Kazanın Oluşumu
    2.2.2. Atmosfere Salınan Radyoaktivite
      2.2.2.1. Eski Sovyetler Birliği İçinde
      2.2.2.2. Eski Sovyetler Birliği Dışında
  2.3. Kaza Sonrası Etkiler
    2.3.1. Sağlık Etkileri
      2.3.1.1. Ani ve Beklenen Ölümler
      2.3.1.2. Tiroit Kanseri
      2.3.1.3. Lösemi ve Diğer Kanserler
      2.3.1.4. Doğum Anomalileri ve Genetik Etkiler
      2.3.1.5. Diğer Hastalıklar
    2.3.2. Sosyolojik ve Psikolojik Etkiler
      2.3.2.1. Eski Sovyetler Birliği İçinde
      2.3.2.2. Eski Sovyetler Birliği Dışında
  2.4. Kazanın Türkiye Üzerindeki Etkileri
    2.4.1. Türkiye'ye Salınan Radyoaktivite
    2.4.2. Sağlık Etkileri
    2.4.3. Sosyolojik ve Psikolojik Etkiler
      2.4.3.1. Bilim Çevreleri
      2.4.3.2. Halk
  2.5. Kaza Sonrası Ülkelerde Durum ve Kaza Yönetimi
    2.5.1. Eski Sovyetler Birliği İçinde
    2.5.2. Eski Sovyetler Birliği Dışında
    2.5.3. Türkiye'de
  2.6. Alınan Dersler
    2.6.1. İşletimsel Konular
    2.6.2. Bilimsel ve Teknik Yönler
    2.6.3. INEX Programı
    2.6.4. Psikolojik ve Sosyolojik Programlar  
      2.6.4.1. ETHOS Projesi
    2.6.5. Türkiye'de
3. BÖLÜM    
  3.1. Sonuç
  3.2. Öneri

ÖNSÖZ

26 Nisan 1986 günü Ukrayna’da Kiev’e 130 km uzaklıkta yer alan Çernobil Nükleer Güç Santralının 4’üncü ünitesinde meydana gelen kaza, tarihin en büyük nükleer kazasıdır. Kazadan sonraki 20 yıl boyunca, konu ile ilgili yetkin uluslararası kuruluşlar ve ülkeler tarafından çok sayıda bilimsel çalışma yapılmış, araştırma ve incelemelerin sonuçları halka ve uluslararası bilim çevrelerine aktarılmıştır. Ancak, aynı soruların halen soruluyor olması konunun yeterince anlaşılamadığını göstermektedir. Bunun en temel nedeni, radyasyonun insanlar tarafından doğrudan algılanamayışı ve radyasyonun insan sağlığı üzerindeki etkileri ile ilgili bilgilerin kapsamlı ve karmaşık olmasıdır. Bu durum, psikolojik, ekonomik ve sosyal yönden de önemli kayıplara neden olmaktadır. Ayrıca, kaza ile somut ilgisi ortaya konulmadan basında yer alan haberler insanları etkilemekte, ülke yönetimlerine ve nükleer santrallere öfkeli bir toplum yaratmaktadır.

Bu kaza; sadece eski Sovyetler Birliği’nin değil, kazadan etkilenen pek çok ülkenin kendi ülkeleri dışında meydana gelebilecek bir nükleer kazanın etkilerini azaltacak önlemleri almakta yetersiz kaldıklarını ortaya çıkarmıştır.

Çernobil Kazası, üzerinden geçen 20 yılı aşkın bir süredir halen tartışılmaktadır. Birbiriyle çelişik bilgiler kafaları karıştırmakta, halkı giderek artan bir endişeye sürüklemektedir. Bu çalışma, olayın sosyolojik boyutunu bilimsel bir bakış açısıyla ele alarak değerlendirmek amacıyla yapılmıştır.

Bu çalışmanın hazırlanmasında benden hiçbir desteğini esirgemeyen değerli hocam Sevil Turan’a ve katkılarından ötürü sevgili annem ile babama sonsuz teşekkür ederim…
Sayfa Başına Dön

ÖZET

Çernobil Kazası, dünyada bugüne kadar yaşanmış en büyük nükleer kazadır. 26 Nisan 1986 yılında gerçekleşen bu kazanın yankıları günümüzde de hala devam etmektedir; çünkü kaza bütün Kuzey Yarım Küreyi hem fiziki hem de sosyal olarak etkilemiştir. Ukrayna’nın Kiev kentinde yaşanan bu kazada her ne kadar en çok etkilenen ülkeler Ukrayna, Rusya ve Beyaz Rusya olsa da diğer ülkelerde de çeşitli etkiler görülmüştür. Kazadan sonra panikleyen halk, aslında birçok başka farklı sonucun da ortaya çıkmasına neden olmuştur. Yapılan çalışmanın konusu da bu sonuçların neler olduğunun ortaya konulmasıdır.
Sayfa Başına Dön

1.1. Giriş

Bugünün küreselleşen dünyasında, her şey ve herkes birbirine bağımlı hale gelmiştir. Giddens (2000: 38)’a göre bugünün insanları tarihte hiç kimsenin karşılaşmak zorunda kalmadığı riskli koşullarla yüz yüzedir. Risk, yenilenmeyle yakından bağlantılıdır. Yeni risk ve belirsizlikler bütün toplumları etkilemektedir. Bu sorunlar küreselleşmeyle ilintilidir. Bilim ve teknoloji zaten kendileri küreselleşmiştir. Buna bağlı olarak küreselleşme ve risk, insanların gündelik yaşamını da etkilemektedir.

Giddens (2000: 28)’a göre de küreselleşme tarafsız gelişmemektedir ve bu bir Batılılaşma sürecidir. Amerika’nın da bugün dünya hâkimiyetini elinde bulundurduğunu göz önüne aldığımızda, Batılılaşma, Amerikanlaşmaya dönüşmüştür. Anlaşılacağı gibi, gücü olan yönetimi de elinde bulundurmaktadır. Buradan hemen hemen hiçbir devletin her konuda kendi kararını alamadığı fikri ortaya çıkmaktadır ve Türkiye’de bu durumdan nasibini almaktadır.

Türkiye’de gelişmekte olan bir ülke olarak her türlü alanda bilimsel ve teknolojik ilerlemeler kaydetmektedir. Bu teknolojilerin hepsinin amacı yaşam süresini uzatmak ve hayatı kolaylaştırmak üzerine kurulmuştur. Günümüzde aşırı tüketim ile beraber dünyanın doğal kaynakları da tükenmeye başlamıştır. Bu durum insanları yeni teknolojiler aramaya yöneltmiştir.

Enerji sorunu, dünya gündeminde çok önemli bir yer tutmaktadır; çünkü dünyanın doğal enerji kaynakları tükenmeye yüz tutmuştur. Bu tükenişte insanları farklı arayışlara yöneltmiştir. Tükenmeye yüz tutan doğal gaz, kömür ve petrol rezervleri dünya için de ciddi bir sorun teşkil etmekte; bu uğurda savaşlar verilmektedir. Doğal kaynakların tükenmesinin yanında, bu kaynakların kullanımı sırasında doğa da çok zarar görmüştür. Günümüzde yaşanılan küresel ısınmanın kaynağını bu faktörler oluşturmaktadır.

Doğal kaynakların yanı sıra dünyanın kullandığı diğer bir enerji kaynağı da nükleer enerjidir. Ancak “nükleer”in yaratmış olduğu korku, çoğu ülkede enerji kaynağı arayışında bir faktör oluşturmamaktadır. Bu durumun altında yatan en ciddi nedenlerden biri de 1986 Nisan’ında Ukrayna’nın Kiev kentinde yaşanan nükleer faciadır. Çernobil Nükleer Santral Kazası, dünyanın yaşadığı en büyük nükleer santral felaketidir.

Çernobil Kazası’ndan bütün Kuzey Yarım Küre etkilenmiştir. Türkiye’de bu ülkeler arasında bulunmaktadır. Kazanın fizyolojik etkileri Türkiye için çok düşük dozlarla sınırlı kalsa da, halkta panik unsuru egemen olmuştur. Çernobil Olayı’ndan sonra özellikle Türk halkında nükleer enerjiye karşı çok kesin bir ön yargı oluşmuştur.
Sayfa Başına Dön

1.2. Problem

TAEK’in Çernobil Serisi’nin 4. kitabının önsözünde verilen bilgiler doğrultusunda:

“26 Nisan 1986 günü Ukrayna’da Kiev’e 130 km uzaklıkta yer alan Çernobil nükleer güç santralının 4’üncü ünitesinde meydana gelen kaza, tarihin en büyük nükleer kazasıdır. Yüksek radyasyon dozuna maruz kalan insanların bir kısmının hayatını kaybetmesi ile sonuçlanan bu ciddi kaza, kazadan etkilenen ülkelerde sağlık sorunlarının yanı sıra, kriz yönetimine ilişkin sorunları da gündeme getirmiştir. Bu kaza; sadece eski Sovyetler Birliği’nin değil, kazadan etkilenen pek çok ülkenin de kendi ülkeleri dışında meydana gelebilecek bir nükleer kazanın etkilerini azaltacak önlemleri almakta yetersiz kaldıklarını ortaya çıkarmıştır. Kazadan sonraki 20 yıl boyunca, konu ile ilgili yetkin uluslararası kuruluşlar ve ülkeler tarafından yapılan çok sayıdaki bilimsel araştırma ve incelemelerin sonuçları halka ve uluslararası bilim çevrelerine aktarılmıştır. Ancak, aynı soruların halen soruluyor olması konunun yeterince anlaşılamadığını göstermektedir. Bunun en temel nedeni, radyasyonun insanlar tarafından doğrudan algılanamayışı ve radyasyonun insan sağlığı üzerindeki etkileri ile ilgili bilgilerin kapsamlı ve karmaşık olmasıdır. Bu durum, psikolojik, ekonomik ve sosyal yönden de önemli kayıplara neden olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Ayrıca, kaza ile somut ilgisi ortaya konulmadan basında yer alan haberler, ülke yönetimlerine ve nükleer santrallere karşı öfkeli bir toplum yaratmıştır. Kaza ile ilgili bugüne kadar yayınlanan raporların incelenmesinden görüleceği gibi kuzey yarım kürede yaşayan insanların çoğu Çernobil kazası nedeni ile çeşitli düzeylerde radyasyon dozuna maruz kalmıştır. Kazadan etkilenen değişik nüfus gruplarının aldıkları doz değerleri, kazadan sonraki 20 yıl boyunca yapılan ölçüm ve analizler sonucunda elde edilen veriler kullanılarak çeşitli matematiksel modeller yardımıyla yeniden değerlendirilmiştir.

Kazadan en çok etkilenenler eski Sovyetler Birliği’nde yaşayan insanlar olmuştur. Bugüne kadar yapılan bilimsel ve tıbbi gözlemler; eski Sovyetler Birliği’ndeki kirlenmiş alanlarda kaza sırasında radyasyona maruz kalan küçük çocuklar ve bebekler arasında tiroit kanseri vakalarında önemli bir artış olduğunu ancak lösemi ve diğer kanser türleri, doğum anomalileri, konjenital anomaliler ya da Çernobil kazasına bağlanabilecek radyasyonun sebep olduğu diğer hastalıklarda önemli bir artış olmadığını ortaya koymaktadır. Ülkemiz, kazadan bir çok Avrupa ülkesi gibi belirli bir seviyede etkilenmiştir. Kaza sonrasında Türk toplumunun alacağı radyasyon dozunu, psikolojik ve sosyal problemleri, ülkenin ekonomik kayıplarını en aza indirmek üzere pek çok çalışma ve bu kapsamda yüz binlerce ölçüm yapılmıştır (…)”

Çernobil Kazası “insanlık tarihindeki en yıkıcı nükleer felakettir” (foremost nuclear catastrophe in human history) (The Chernobyl Forum, 2005: 6).

Patlama sonrasında yalnızca patlamanın olduğu Ukrayna’da değil hemen hemen yakın bütün ülkelerde ciddi panik oluşmuştur. Rusya uzun süre arşivlerini açmadığı için ilk anda yayılan doz hakkında bilgi olmadığından insanlar ölüm korkusuyla burun buruna gelmişlerdir. Türkiye’de de Karadeniz halkında ciddi bir panik oluşmuştur. Çok yüksek doz aldığına inanan Karadeniz halkı, bölgede yetişen ürünlerin radyasyonlu olduğuna, radyasyonları çayları içtiklerine, çocuklarının sakat veya anomaliyle doğacaklarına inanmışlardır. Dolayısıyla bölge halkında olumsuz anlamda psikolojik bir etki meydana gelmiştir. Bu durum devlete karşı güvensizliğe kadar uzamıştır.

Daha sonra çevreci gruplar bu duruma karşı çeşitli hareketler başlatmışlardır. Nükleer teknolojinin çevreye zararının maksimum olduğunu, bunun için nükleer enerjinin uygulanmaması gerektiğine dair çeşitli eylemler yapmışlardır.

Bu çalışma Çernobil Olayı’nın yarattığı kaos ortamını problem olarak benimsemiştir. Bu ortamın oluşumundaki etken faktörler ve kaos ortamının yarattığı sonuçlar araştırmanın ana inceleme konusudur.
Sayfa Başına Dön

1.3. Amaç

Bu çalışmada Çernobil Olayı’nın gerçek biyolojik etkileri, bunun yanında insanlar üzerinde yarattığı psikolojik ve sosyolojik etkiler incelenmiştir. Bu doğrultuda Çernobil Kazası’nın Ukrayna, Beyaz Rusya ve Rusya’ya olan etkileri incelenmiştir. Türkiye üzerindeki hem fizyolojik hem de psikolojik ve sosyolojik etkiler üzerinde durulmuştur. Kazadan sonra halkın ve otoritelerin tepkileri incelenmiştir. Çalışmanın ana hedefi kazayla ilgili gerçeklikleri ortaya koymaktır.
Sayfa Başına Dön

1.4. Yöntem

Yapılan araştırmada literatür taraması yapılmış olup, daha çok uluslar arası kaynaklar tercih edilmiştir. Bu da araştırmanın güvenirliğini arttırmaktadır.
Sayfa Başına Dön

1.5. Sınırlılıklar

Araştırmada Çernobil Olayı’nın fizyolojik etkileri yanında psikolojik ve sosyolojik etkileri incelenmiştir. Hayvanlara, bitkilere, çevreye, akarsulara olan etkiler araştırma konusunun dışında tutulmuştur.

Yapılan çalışma, herhangi bir nicel-nitel araştırma tekniği ile desteklenmemiştir.
Sayfa Başına Dön

1.6. Yaklaşımlar

Bu araştırma çatışmacı yaklaşımı esas almış, eleştirel kuramdan da yararlanmıştır.

Eleştirel kuram; rasyonalizmin bir biçimi olarak karşımıza çıkar; diyalektik bir işleyişe sahiptir. İç çelişkileri tamamen farklı bir şeyin ortaya çıkacağı noktaya kadar zorlar ve insanı akılcı bir varlık olarak tanımlar (Marshall, 1999: 179)

Çatışmacı yaklaşıma göre toplum, içinde sürekli çatışan üyeleri barındırır ve toplumun özünde değişme vardır (Marshall, 1999: 111-112). Değişim, bu öğelerin çatışmasıyla oluşur. Sonuç olarak her toplumda çatışma sürekli olduğu için değişme de süreklidir.
Sayfa Başına Dön

2. BÖLÜM

2.1. Radyasyon, Etkileri ve Nükleer Santraller

2.1.1. Radyasyon Nedir?

TAEK (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu)in resmi internet sitesinden vermiş olduğu bilgiler doğrultusunda (www.taek.gov.tr) :

Radyasyon; dalga, parçacık veya foton olarak adlandırılan enerji paketleri ile yayılan enerjidir. Radyasyon, daima doğada var olan ve birlikte yaşadığımız bir olgudur. Radyo ve televizyon iletişimini olanaklı kılan radyo dalgaları; tıpta, endüstride kullanılan x-ışınları; güneş ışınları; günlük hayatımızda alışkın olduğumuz radyasyon çeşitleridir. Radyasyon genellikle bir atomun çekirdeğinde başlar. Atomları da, proton ve nötronların oluşturduğu bir çekirdek ve bu çekirdeğin etrafında dönen elektronlar oluşturur

Ağır elementler (çekirdeğinde 83 den fazla proton barındıranlar), kararsız oldukları için daha küçük atomlara dönüşürler. Bu parçalanma sırasında, çekirdekten parçacıklar ve enerji dalgaları ortaya çıkar. Bu yolla enerji veren elementlere radyoaktif elementler adı verilir. Radyoaktif elementler temel olarak Alfa, Beta ve Gama olmak üzere, 3 ana tip enerji salınımında bulunurlar. Alfa, Beta ve Gama radyasyonu aynı zamanda iyonlaştırıcı radyasyon olarak da adlandırılırlar. Bir başka deyişle, diğer atomların elektronlarını ayıracak yeterli enerjiye sahiptirler.

Bu tür radyasyonlara maruz kalma süresine, radyasyonun şiddetine ve maruz kalınan vücut bölgesine bağlı olarak, hücreyi parçalayabilir, zarar verebilir veya herhangi zararlı bir etkisi olmadan geçip gidebilirler. Yüksek dozda radyasyon alan kişide hemen ortaya çıkan klinik belirtilere “Akut Radyasyon Sendromu (ARS)” denir. ARS’nin ilk belirtileri cilt yanıkları, kusma, kan değerlerinde ani-aşırı düşüştür. İyonlaştırıcı radyasyonun insanlar üzerindeki etkisi Rem veya Sievert birimiyle ölçülmektedir. Ancak son yıllarda Rem yerine Sievert (Sv) kullanılması standart hale gelmiştir. (100 Rem = 1 Sv).

Doz, herhangi bir maddenin içermiş olduğu ölçüm sistemi cinsinden belli bir zaman içerisinde kullanılan veya tüketilen belli bir miktarı demektir. Radyasyon dozu ise hedef kütle tarafından, belli bir sürede, soğurulan veya alınan radyasyon miktarıdır.

Aktivite; radyoaktif maddenin belirli bir zaman aralığındaki bozulma miktarıdır. Aktivite Birimi Becquerel (Bq) 'dir. Her insanda 1000 Bq üzerinde potasyum vardır. Radyoterapide kullanılan radyoaktif kaynakların aktivitesi 100.000.000 Bq’dan yüksektir. Nükleer tıp tetkikleri için hastaya verilen aktivite 20.000.000 – 1.000.000.000 Bq civarındadır. 1 Bq küçük bir değerdir.

Radyoaktivite doğal bir olaydır. Kararsız olan bazı atom çekirdekleri bir radyasyon salarak daha dengeli hale gelirler.

Ağır radyoaktif (Uranyum gibi) atomların bir nötronun çarpması ile daha küçük atomlara bölünmesi (fisyon - parçalanma - bölünme - bozunma) veya hafif radyoaktif atomların birleşerek daha ağır atomları oluşturması (füzyon - birleşme – bir araya gelme) sonucu çok büyük bir miktarda eneji açığa çıkar. Bu enerjiye nükleer enerji denir.
Sayfa Başına Dön

2.1.2. Radyasyonun Canlılar Üzerindeki Etkileri

Radyasyonu oluşturan parçacıklar önlerine çıkan malzeme içerisinde durdurulup soğurulana kadar, o malzemeye enerji aktarırlar. Doğal olarak malzeme zamanla ısınır. Parçacık gücüne bağlı olarak; molekül bağlarını kırabilir. Bu olay bazı plastik türlerini sertleştirme amacı için kullanılabilir. Ancak olay bir canlı hücresinde yer alıyor ise bu organizmanın aleyhinedir. Canlı hücrelerde radyasyon ile kırılan molekül bağları, bazen gelişi güzel başka bağlanmalara sebep olabilir. Bu arada arızalı hücreler ortaya çıkabilir. Vücudumuzun bu arızalı hücreleri belli oranda tamir kapasitesi vardır. Şayet radyasyon hücre çekirdeğine ulaşır ve DNA yapısında değişikliklere yol açarsa, yani şifreler değişirse, hücre ya ölür ya da başka formda hızlı üreme çabası içine girerek kanserleşir.

Sürekli alınan Radyasyon dozları için etkileri:

0,004 mSv/yıl Etkisiz 1000MW'lık kömür santralinin bacasından çıkan radyoaktif parçacıkların kişiye yüklediği doz
0,01 mSv/yıl Etkisiz >ABD'de nükleer patlamaların bir kişiye yüklediği doz
0,5-4 mSv/yıl Etkisiz Doğal radyasyon dozu
0,6 mSv/yıl Etkisiz Türkiye'de Çernobil kazası nedeni ile kişi başına ilk yıl alınan doz
2.5 mSv/yıl Etkisiz Çevre radyasyon dozu
5 mSv/yıl Etkisiz WHO ve ILO nun sivil halka müsaade ettiği yıllık doz
20 mSv/yıl Etkisiz Radyasyon alanında çalışanlara ICRP'nin müsaade ettiği doz

Bir kerede alınan radyasyon dozları için etkileri:

0.12 mSv Zararsız Çernobil kazasında yakın çevrede alınan tahliye dozu
0.8-1.2 mSv Zararsız Akciğer röntgeni çekiminde alınan doz
50-150 mSv Zararsız Troid up-take'i için alınan doz
250 mSv Zararsız Nükleer kaza şartlarında alınmasına izin verilen doz
1000 mSv Hâlsizlik Çernobil'in 1 Km'lik yarıçapında alınmış olan doz
2000 mSv Radyasyon Hastalığı Baş ağrısı, kusma, ciltte kızarma ve yara, kanser başlangıcı
5000 mSv %50 ölüm İstatistiksel olarak ölüm riski
10.000 mSv Ölümcül doz Ani ölüm

İnsanların çevreye salınan radyoaktivite nedeniyle radyasyona maruz kalmaları birçok farklı yoldan mümkün olmaktadır (TAEK 7, 2006: 3–4): Bunlar, dış ortamda bulunan radyonüklitlerin yaydığı radyasyonun sebep olduğu dış ışınlanma ve bu radyonüklitlerin hava, su ve gıdalar yoluyla vücut içine alınmasından doğan iç ışınlanma yolları olarak incelenebilir.

Dış Işınlanma Yolları

a) Radyoaktif bulutun geçişi sırasında havadan doğrudan ışınlanma,

b) Radyoaktif olarak kirlenmiş yüzeylerden doğrudan ışınlanma,

Radyoaktif olarak kirlenmiş suya girilmesi ve radyoaktif olarak kirlenmiş havadaki ve giysilerdeki radyonüklitlerin cilt ile teması nedeniyle maruz kalınan radyasyon doz düzeyi ihmal edilebilir düzeydedir.

İç Işınlanma Yolları

a) Radyoaktif bulutun geçişi sırasında havada bulunan radyonüklitlerin solunum yoluyla vücuda alınması,

b) Radyoaktif olarak kirlenmiş yiyecek ve içeceklerin (et, süt, meyve, sebze, tahıl, bakliyat, su ve su ürünleri) tüketilmesi yoluyla vücuda alınması,

c) Radyoaktif olarak kirlenmiş topraktan havalanan tozun yutulması.

Bir kaza sonrası radyoaktif bulutun geçişi sırasında havada bulunan radyonüklitlerin sebep olduğu havadan dış ışınlanmadan oluşan dış radyasyon dozları ve havanın solunması yoluyla havada bulunan radyonüklitlerin vücuda alınmasından doğan iç radyasyon dozları kısa bir süre için etkilidir. Rüzgâr hızı ve yağış gibi meteorolojik etkilerle havada bulunan radyonüklitlerin sürüklenmesi ve yere çökmesi sonucunda toprak ve diğer yüzeylere çöken radyonüklitlerden dış ışınlanma ve bu radyonüklitlerle kirlenmiş yiyecek ve içeceklerin tüketilmesi yoluyla alınan dozlar ilerleyen süreçlerde ağırlık kazanırlar.

Radyoaktif olarak kirlenmiş suya girilmesi ve radyoaktif olarak kirlenmiş havadaki ve giysilerdeki radyonüklitlerin cilt ile teması nedeniyle maruz kalınan radyasyon doz düzeyi ihmal edilebilir düzeydedir.

İç Işınlanma Yolları

a) Radyoaktif bulutun geçişi sırasında havada bulunan radyonüklitlerin solunum yoluyla vücuda alınması,

b) Radyoaktif olarak kirlenmiş yiyecek ve içeceklerin (et, süt, meyve, sebze, tahıl, bakliyat, su ve su ürünleri) tüketilmesi yoluyla vücuda alınması,

c) Radyoaktif olarak kirlenmiş topraktan havalanan tozun yutulması.

Bir kaza sonrası radyoaktif bulutun geçişi sırasında havada bulunan radyonüklitlerin sebep olduğu havadan dış ışınlanmadan oluşan dış radyasyon dozları ve havanın solunması yoluyla havada bulunan radyonüklitlerin vücuda alınmasından doğan iç radyasyon dozları kısa bir süre için etkilidir. Rüzgâr hızı ve yağış gibi meteorolojik etkilerle havada bulunan radyonüklitlerin sürüklenmesi ve yere çökmesi sonucunda toprak ve diğer yüzeylere çöken radyonüklitlerden dış ışınlanma ve bu radyonüklitlerle kirlenmiş yiyecek ve içeceklerin tüketilmesi yoluyla alınan dozlar ilerleyen süreçlerde ağırlık kazanırlar.


Şekil 1: Radyoaktivitenin çevreden insana ulaşma yolları (NEA, 2002: 9)

 

2.1.3. Nükleer Santral Nedir?

Nükleer reaksiyon yardımı ile ortaya çıkan ısıdan elektrik üreten tesislere verilen isimdir. Bir nükleer santralden elektrik üretmekle, gaz veya kömür santrallerinden elektrik üretmek termodinamik olarak aynıdır. Aradaki fark ısı kaynağıdır. Tüm termik santraller da ısı kaynağı olarak kimyasal yanma enerjisi kullanılır. Nükleer santraller da “fisyon” yani parçalanma enerjisi kullanılır.

Nükleer santraller ilk günden itibaren 2 tip olarak inşa edilmiştir. Kapalı (Batı tipi) ve Açık (Doğu tipi). İsminden anlaşıldığı gibi Batı devletleri santralin kalplerini (kor) kapalı bir beton kubbe içine yapmışlar, Sovyetler ise doğuda Nükleer Santral kalplerini açık olarak inşa etmişlerdir. Hâlbuki kalp (kor) erime kazası yıllar önce Batı’da 2 defa gerçekleşmiştir ancak kapalı sistemden dolayı çevre herhangi bir zarar görmemiştir.


Şekil 2: Açık ve Kapalı Sistem Nükleer Santral Tipleri (www.nukte.org)

Şekil 2’de görülen tipte kubbe çapları 60 metre olup, duvar kalınlığı ise 1.5 metre civarında tor çeliği ile karışımlı özel betondan imal edilmiştir. Öyle sağlamdır ki; bir yolcu uçağının kubbe üzerine dikine düşmesi esnasında bile çatlamayacak şekilde yapılmıştır. (Şartnamesi de bu şekildedir). Batı ülkelerindeki tüm Nükleer Santraller Kapalı sistemdir. Sol tarafta görüldüğü gibi üzeri kapalı olmayan Çernobil santralında aşırı ısı nedeni ile “1” numaralı kazan basınca dayanamayıp patlamış ve içindeki erimiş radyoaktif yakıt çubukları etrafa dağılmış ve bir kısmı da buhar vasıtası ile bulutlara karışmıştır. Türkiye’nin Batı normlarına bağlı olması, Viyana‘daki Uluslararası Atom Enerji Kurumu üyesi olması nedeni ile ileride yapılması muhtemel olan Nükleer Santral mutlaka “kapalı” olacaktır.
Sayfa Başına Dön

2.2. Çernobil Nükleer Santral Kazası

2.2.1. Kazanın Oluşumu

TAEK (2006)’in Çernobil Serisi’nin dördüncü kitabına göre kaza şu şekilde gerçekleşmiştir: Reaktörün 4’üncü ünitesinin 25 Nisan 1986 tarihinde rutin bakım için durdurulması sırasında, elektrik kesintisi durumunda, kalp soğutmasının sürdürülüp sürdürülemeyeceğinin test edilmesine karar verilmiştir. Bu testin amacı, şebeke elektriğinin kesilmesi durumunda yavaşlayarak duracak olan türbinin, acil durum dizel jeneratörleri devreye girinceye kadar acil durum ekipmanı ile kalp soğutma pompalarına yeterli gücü sağlayıp sağlayamayacağının belirlenmesidir.

Reaktörde böyle bir deneme daha önce de gerçekleştirilmiş, doyurucu bir sonuç alınamadığından deneyin tekrar edilmesine karar verilmiştir. Ancak, deneyi hazırlayanlar tarafından santralın nükleer olmayan kısmıyla ilgili olduğu düşünülen bu deney, deneyin yapılmasından sorumlu personel ile işletme ve güvenlikten sorumlu personel arasında tam bir bilgi alışverişi ve işbirliği sağlanmadan yürütülmüş, deney programında yeterli güvenlik önlemleri alınmamış ve işletme personeli deneyin nükleer güvenlik açısından etkisi ve potansiyel tehlikeleri konusunda uyarılmamıştır.

Deney programında, acil durumlarda kalbin soğutulmasını sağlayan acil durum kalp soğutma sisteminin devre dışı bırakılması planlanmıştır. Bu durumun kazaya bir etkisi bulunmamakla birlikte, deney boyunca bu sistemin devre dışı bırakılması güvenlik prosedürlerinin uygulanmadığını göstermektedir.

Reaktör durdurulmak üzere yarı güce düşürüldüğünde, sorumlu personel şebeke için güç ihtiyacı olduğu gerekçesiyle gücün daha fazla düşürülmesine karşı çıkmıştır. Deney, programına uygun olarak yürütülürken yaklaşık bir saat sonra yarı güçte çalışan reaktörün acil durum kalp soğutma sistemi devre dışı bırakılmıştır. 25 Nisan günü saat 23.00’te gücün daha da azaltılmasına izin verilmiştir.

Bu deneyin gerçekleştirilmesi için reaktörün, durdurulmadan önce 1000 MWt gücünde sabit tutulması gerekirken, işletme hatasından dolayı güç, pozitif boşluk katsayısının baskın olduğu 30 MWt’a düşmüştür. Operatörler, gücü 700–1000 MWt seviyesine yükseltmek amacıyla, kontrol çubuklarını otomatik çalıştıran sistemi devre dışı bırakmışlardır. 26 Nisan saat 01.00 dolaylarında reaktör gücü ancak 200 MWt düzeyinde dengelenmiştir.

Normalde reaktörün kontrolünü sağlamak için 30 kontrol çubuğu gerekli olmasına rağmen bu deneyde 6–8 kontrol çubuğu kullanılmıştır. Kontrol çubuklarının çoğu, kalbin dışında tutulmuştur. Bu durum reaktörün yeterince hızlı şekilde kontrol edilmesi veya durdurulmasını engellemiştir. Saniyeler içerisinde artan güce karşılık neredeyse tamamı yukarıda olan kontrol çubuklarının kalbe girmesi ve reaktörü durdurması için geçecek sürenin en az 20 saniye olacağı dikkate alınmaksızın deneye devam edilmiştir.

Deney sırasında yedek pompaların devreye alınmasıyla soğutucu akışında artış ve bunu takiben buhar basıncında düşüş gerçekleşmiştir. Normal çalışmada buhar basıncı düştüğünde reaktörü durdurmak üzere kullanılan otomatik sistem bu deney nedeniyle devre dışı bırakılmıştır. Operatörler, gücü korumak amacıyla geri kalan kontrol çubuklarının neredeyse tamamını dışarı çıkartmışlardır. Reaktör kararsız bir duruma gelmiş ve operatörler, gücü sabit tutmak amacıyla birkaç saniye aralıklarla düzenlemeler yapmak zorunda kalmışlardır. Yavaşlayan türbin tarafından beslenen ana soğutucu pompalarından reaktöre giden soğutma suyu da azalmıştır. Soğutma suyunun azalması reaktörü daha kararsız bir duruma getirerek soğutma kanallarındaki buhar üretimini arttırmış ve operatörler yazılı gücün 100 katına kadar varan güç artışını önleyememişlerdir.

Isı üretimindeki büyük artış yüzünden kalpteki yakıt bütünlüğü bozulmuş, hasar gören yakıtlardan kopan parçacıklar su ile reaksiyona girerek bir buhar patlamasına sebep olmuş ve sonucunda kalp (kor) hasar görmüştür. İki ya da üç saniye sonra ortaya çıkan hidrojenden kaynaklandığı tahmin edilen bir patlama daha meydana gelmiştir.

Patlamaların basıncıyla 1000 tonluk çelik ve betondan oluşan üst biyolojik zırh fırlayarak kalbin açığa çıkmasına sebep olmuştur. Patlamaların nedeni tam olarak tespit edilememiştir. Ancak, sonradan yapılan değerlendirmelere göre patlamaların şiddetinin 1 ton TNT patlamasına eşdeğer olduğu düşünülmektedir.
Sayfa Başına Dön

2.2.2. Atmosfere Salınan Radyoaktivite

UNSCEAR–2000 raporunda yapılan değerlendirmelere göre, Çernobil nükleer santral kazasının ardından radyolojik açıdan I-131(iyot) ve Cs-137(sezyum) genel toplumun ışınlanmasında en fazla payı olan radyonüklitlerdir. İyot, tiroit kanserinde etkili bir rol oynarken, sezyum bütün vücutta etkilidir.

Zeminin radyoaktif kirliliği kuzey yarım küredeki hemen hemen bütün ülkelerde görülmektedir. Aşağıda şekil 3’te İngiltere Meteoroloji Ofisi tarafından yapılan bir model çalışması verilmiştir. Verilen şemalarda, patlamanın olduğu günden (26 Nisan 1986) başlayarak 7 Mayıs 1986’ya kadar olan hava raporu bulunmaktadır.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Şekil 3: İngiltere Meteoroloji Ofisi tarafından yapılan model

2.2.2.1. Eski Sovyetler Birliği İçinde

Halkın maruz kaldığı radyasyonun temel sebebi olan iyot (I-131) ve sezyum (Cs-137), radyolojik açıdan en önemli radyonüklitlerdir. Başta iyot ve sezyum olmak üzere çeşitli radyonüklitlerin çevreye salım miktarlarıyla ilgili veriler, 1986’dan beri yapılan ölçüm ve değerlendirmelerle belirlenmiştir. Çevreye salınan radyoaktivite miktarının belirlenmesinde kor ve reaktör enkazında gerçekleştirilen analizlerden de yararlanılmıştır. Bu çalışmalarda, yakıtta bulunan sezyumun %20 - %40’ının, iyodun ise ortalama %50 - %60’ının çevreye salındığı kabul edilmiştir. (TAEK 4, 2006: 15).

Radyoaktif salımın önemli olduğu ilk 10 gün boyunca meteorolojik koşulların sıklıkla değişmesi, dağılımın yönü ve birikim miktarlarında önemli değişikliklere neden olmuştur. Parçacık büyüklüğü ve yağış miktarı, radyoaktif birikimi belirleyen en önemli faktörlerdir. Yakıt parçaları gibi büyük boyutlu parçacıklar reaktörden 100 km mesafeye kadar olan bölgelerde çökelme yoluyla birikmiştir (TAEK 5, 2006: 5).

Kazadan sonraki ilk bir hafta içerisinde, topraktaki birikimin önemli bir kısmı, kısa yarılanma ömürlü radyonüklitlerden oluşmuştur (TAEK 5, 2006: 5). En fazla kirlenmenin olduğu bölge sezyum toprak birikimlerinin çok yüksek dozda bulunduğu reaktörü çevreleyen 30 kilometrelik alandır. Uzak mesafelerde, sezyumun neden olduğu kirlenmenin en yüksek olduğu bölgeler, o bölge üzerinden bulutun geçişi sırasında yağış alan yerlerdir (TAEK 5, 2006: 5).

Sayfa Başına Dön

 

Beyaz Rusya, Rusya ve Ukrayna patlamadan en çok etkilenen ülkelerdir (Chernobyl Forum, 2005: 16)

2.2.2.2. Eski Sovyetler Birliği Dışında

Çernobil nükleer santral kazası ilk kez İsveç'teki bir nükleer güç santralinde yapılan ölçümlerde çevresel radyasyon seviyesinde gözlenen yükselme sonucunda tespit edilmiştir. Başlangıçta, bu kirlenmenin İsveç'teki bir reaktörden kaynaklandığı düşünülmüş, daha sonra geriye dönük olarak çalıştırılan atmosferik dağılım modelleri kullanılarak kazanın yeri hakkında tahminler yapılmıştır (TAEK 5, 2006: 5). Kazanın, Çernobil reaktöründen kaynaklandığının açıklanmasından sonra, tüm dünyada yoğun radyolojik ölçüm programları başlatılmıştır. Kaza tarihinde, rüzgârın kuzeybatı yönünde olması nedeni ile İskandinav ülkeleri, Hollanda, Belçika ve İngiltere’de birikimler görülmüştür. Daha sonra rüzgâr yönünün güneye doğru değişmesi ile Avrupa’nın orta ve güney bölgeleri ile Akdeniz’in kuzeyi ve Balkanlar’ın bazı bölgelerinde radyoaktif birikim meydana gelmiştir. Birikim miktarı bulut yüksekliği, rüzgâr yönü ile hızı, bulutun geçişi sırasındaki yağışa bağlı olarak değişiklikler göstermiştir. Radyoaktif dağılımın etkileri, hemen tüm kuzey yarım kürede, hatta Japonya ve Kuzey Amerika'da saptanmış olmakla birlikte, Avrupa dışındaki ülkelerde çok az düzeyde görülmüştür. Güney yarım kürede, çevresel radyasyon ağı ile yapılan ölçümlerde radyoaktif birikim gözlenmemiştir (TAEK 5, 2006: 5).

Radyoaktif bulutların Avrupa üzerinden geçişi sırasında, yağmur alan Avusturya, Doğu ve Güney İsviçre, Güney Almanya'nın bir bölümü ile İskandinav ülkelerinde, radyoaktif kirlenme diğer birçok ülkeye göre çok daha fazladır. İspanya ve Portekiz en az düzeyde etkilenmiştir (TAEK 5, 2006: 5). Şekil 4’de radyoaktivite dağılımı gösterilmiştir.


Şekil 4: Dünyada radyoaktivite dağılımı

 

2.3. Kaza Sonrası Etkiler

2.3.1. Sağlık Etkileri

2.3.1.1. Ani ve Beklenen Ölümler

Kazadan sonra yapılan çeşitli matematiksel hesaplamalar bulunmaktadır. Bu hesaplamalarda Hiroşima ve Nagazaki’de yaşanan atom bombası olayının sonucunda elde edilen veriler kullanılmıştır. Yapılan matematiksel sonuçlarda gelecekte Çernobil patlaması nedeniyle ölmesi beklenen kişi sayısı 4000’dir. Bu sayıya 1986’da akut radyasyon sendromundan ölen 50 acil durum çalışanı ve ilerleyen yıllarda tiroit kanserinden ölen 9 çocuk dahildir. Sonuç olarak beklenen 4000 ölümden yalnızca 59 ‘u gerçekleşmiştir (The Chernobyl Forum, 2005: 10).

UNSCEAR (2000)’e göre akut radyasyon sendromu (ARS) ilk başta 237 kişide görülmüş; ancak daha sonraki ileri klinik araştırmalar bunların 134’ünde ARS olduğunu ortaya koymuştur.
Sayfa Başına Dön

2.3.1.2. Tiroit Kanseri

Çernobil Kazası’nda ortaya çıkan radyonüklitlerin en etkili olanlarından biri de iyottur. Yiyeceklerdeki iyot, önemli tiroit dozu yaratmıştır. Süt, doğrudan ve fazla miktarda tüketilen bir gıda maddesi olduğundan, en fazla iyot yerel süt tüketimiyle alınmıştır. Bölgedeki çocukların iyottan yüksek dozda etkilenmesinin nedeni de budur. Tiroit en duyarlı organlardan biridir ve çocuklar en hassas nüfustur.


Şekil 5: Beyaz Rusya ve Ukrayna’daki Tiroit Oranları

Kaza sırasında Beyaz Rusya, Ukrayna ve Rusya’da yaşayan çocuk ve gençlerde (0-18 yaş) 1992-2000 yılları arasında 4000 tiroit kanser vakası teşhis edilmiştir. Bunlardan 3000’i 0-14 yaş grubundadır (The Chernobyl Forum, 2005: 12).

Beyaz Rusya’da 1986-2002 arasında çocuklarda 1152 tiroit vakası görülmüş olup hayatta kalma oranı 98.8%’dır. 8 ölüm tiroitten (0.7%), 6 ölüm (0.5%) diğer nedenlerdendir. Rusya’da da bir tiroit hastası ölmüştür (The Chernobyl Forum, 2005: 12).
Sayfa Başına Dön

2.3.1.3. Lösemi ve Diğer Kanserler

150 mGy’nin üzerinde doz alan acil durum çalışanları ile iyileştirme personeli arasında 1986-1996 dönemlerinde lösemi vakalarında iki katlık bir artış görülmüştür. Ancak ışınlanmanın üzerinden geçen süre nedeniyle radyasyon kökenli lösemi riski azalmaktadır. Epidemiolojik çalışmalar lösemi riskinin radyasyonla yükseldiğini açıkça göstermiştir. Çernobil kazası nedeniyle ciddi olara kirlenmiş eski Sovyetler Birliği ve diğer bölgelerde; çocuklarda ve genel halkta bugüne kadar iyonlaştırıcı radyasyona (Çernobil Kazası’ndaki ışınlanmaya) bağlı olarak lösemi riskinde artış görülmemiştir (TAEK 5, 2006: 54). Radyasyon nedenli lösemi dışında kanserlerin ortaya çıkma süreci 10 yıllık kuluçka döneminden sonra başlamaktadır. Bu nedenle, yüksek dozda ışınlanan kişilerin tıbbi takibi için yıllık kontrollerin yapılmasına devam edilmelidir (TAEK 5, 2006: 54).

Çernobil sonrasında, lösemi nedeniyle oluşan ölümlerle kontamine (kirlenmiş) alanlar arasındaki ilişkiyi izlemek amacıyla bazı çalışmalar yapılmıştır. Rusya ve Ukrayna’da ışınlanan çocuk ve yetişkinlerde lösemi artışıyla ilgili ikna edici bir kanıt bulunamamıştır (The Chernobyl Forum, 2005: 13).
Sayfa Başına Dön

2.3.1.4. Doğum Anomalileri ve Genetik Etkiler

Çernobil’den etkilenen bölgelerde yaşayanlar üzerinde yapılan çalışma sonuçlarına göre, kadın ve erkeklerde üreme fonksiyonları açısından radyasyona ilişkilendirilebilecek herhangi bir azalma gözlenmemiştir (TAEK 5, 2006: 54). Doğum anomalileri, düşük, erken doğum gibi vakaların meydana gelmesi olası görülmemektedir.

Çernobil’den etkilenen bölgelerde çocuk sahibi olma kaygılardan dolayı doğum hızında azalma görülebilmektedir.

Beyaz Rusya’da, düşük ve yüksek kirlenme bölgelerinde yapılan çalışmalarda, doğumsal anomalilerde, çok düşük düzeyde ancak kararlı bir artış görülmektedir.
Sayfa Başına Dön

2.3.1.5. Diğer Hastalıklar

Son zamanlarda, bazı çalışma grupları içerisinde, yüksek dozda radyasyonla ilişkilendirilebilecek kardiyovasküler hastalıklarda artışa işaret eden bulgular gözlenmiştir.

Rus acil durum çalışanları ve iyileştirme personelinde, son zamanlarda dolaşım sistemi rahatsızlıklarından dolayı ölüm ve hastalıklarında bir miktar artış görülmektedir. Dolaşım sistemi hastalıklarının ortaya çıkması; stres ve sağlıksız yaşam koşulları gibi diğer etken faktörlere de bağlı olabileceğinden dikkatle incelenmelidir (TAEK 5, 2006: 55).

Çernobil kazasından sonra, çocuklar, acil durum çalışanları, iyileştirme personelinin gözlerinde yapılan incelemeler radyasyon nedeni ile katarakt gelişimini açıkça ortaya koymuştur. Yapılan araştırma sonuçlarına göre, 250 mGy üzerindeki dozların katarakt oluşumuna neden olabileceği tespit edilmiştir (TAEK 5, 2006: 55). 56 hastada radyasyon deri yanıkları gözlenmiş, akut radyasyon hastalığından kurtulanlarda tespit edilen kalıcı rahatsızlıkların en önemlileri katarakt ve ülser oluşumudur (NEA, 2002: 74).

Bazı araştırmacılar, kirlenmiş bölgelerde yaşayan insanlarda, geçici işgücü kaybı rapor etmiştir. Sindirim, sinir, iskelet, kas ve dolaşım sistemlerinde yüksek oranda kronik etkiler rapor etmiştir. Ancak, pek çok araştırmacı bu bulguları, yaş dağılımında değişim, yaşam kalitesinin kötüleşmesi ve kaza sonrası yeniden yerleştirme gibi önlemlere bağlamaktadır.

Son on yılda, Çernobil kazasından kaynaklanan radyasyon nedeni ile bağışıklık sisteminde etkilenmeler konusunda pek çok yayın hazırlanmıştır. Ancak, özellikle enfeksiyonlar ve beslenme düzeni gibi tüm sonuçları değiştirecek diğer faktörlerin dikkate alınmasındaki belirsizlikler nedeni ile sonuçları yorumlamak zordur.
Sayfa Başına Dön

2.3.2. Sosyolojik ve Psikolojik Etkiler

Çernobil kazasının en önemli etkilerinden biri etkilenen alanlarda sosyal dokunun bozulmasıdır. Kaza ile ilişkili sağlık sorunlarında artış olmuştur; ancak bu durum radyasyon ile doğrudan ilişkili değildir. Üzerinde çalışılan durum kazadan beri var olan gerginliğin (fiziksel ve psikolojik) bir sonucudur (NEA, 2002: 91).

Ayrıca Çernobil kazasının psikolojik etkilerinin gücü, özellikle de nükleer santral alanında, halkın resmi yetkililere, politikacılara ve hükümete artan güvensizliği ile ilişkilidir (NEA, 2002: 92). Halkın otoriteye karşı şüpheci yaklaşımı, uzmanların sorunları anlaşılabilir bir yolla sunma yeteneklerinde yoksunlukları, halkın radyasyonu ve etkilerini kavramakta çektikleri güçlüklerle birlikte daha da kuvvetlenmiştir.

Halkın öfkesi, mevcut veya gelecekteki soylarının da bu radyasyon kirlenmesi riskinin etkilerine maruz kalacağı kavramıyla daha da büyümüştür. Yayılan bu halk tepkisi bir ülke ile sınırlı kalmamış ve Sovyetler Birliği’nin dışındaki ilk halk tepkisine neden olmuştur. Halkın güvensizliğini arttıran bir diğer gerçek de kendilerine anlatılan kazanın bir ihtimal değil gerçek olduğudur ve insanlar üzerindeki korku ve gerginliği sadece etkilenen bölgelerde değil tüm dünyada tetiklemiştir.

Gerginlik ve korku, ışınlanmanın sağlık etkileri üzerinde doğrudan fiziksel bir sebebi olarak varsayılmazken, radyasyona maruz kalan veya kaldıklarını düşünen insanların refahı üzerinde önemli etkileri olabileceği düşünülmektedir. Büyük tahliye hareketlerinden dolayı bölgesel sosyal yapıdaki ortaya çıkan karışıklığa ilave olarak kazanın neden olduğu radyolojik kirlenmenin başlattığı stres ve Sovyetler Birliğinin dağılmasının sonucu sert ekonomik ve sosyal sıkıntılar unutulmamalıdır. Çernobil kazası ile ilişkili bu radyolojik olmayan etkiler kapsamlı bir şekilde araştırılmıştır. Baş ağrısı, depresyon, uyuma zorluğu, konsantre olamama ve duygusal dengesizlik gibi semptomlar rapor edilmiş ve kazayı takip eden zor koşullar ve stresli olaylar ile ilişkili oldukları görülmüştür (Lee,1996: 247). Anne rahminde etkiye maruz kalan 138 Beyaz Rusyalı çocukta psikolojik gelişim kirlenmemiş bölgelerdeki 1222 çocuk ile karşılaştırıldı. Ebeveynler arasında korku ve çocuklarda duygusal stres arasında korelasyon bulundu; bu farklılıklar radyasyon iyonlaşması ile ilişkili değildir (NEA, 2002: 92).

Çernobil kazasının psikolojik huzur, sağlıkla ilişkili yaşam kalitesi, etkilenen nüfuslarda hastalıklar üzerinde uzun vadeli belirgin bir etkisi olduğu sonucuna varılmıştır. Yine de bu bulgulardan hiçbiri radyasyon iyonlaşması ile doğrudan ilişkilendirilemez (UNSCEAR, 1988: 4)
Sayfa Başına Dön

2.3.2.1. Eski Sovyetler Birliği İçinde

Eski Sovyetler Birliğinde halk tepkisini etkileyen ilave faktörler rol oynamıştır. Yetmiş yıllık baskıdan sonra Sovyetler Birliğindeki sıradan insanlar içlerinde besledikleri hoşnutsuzluk ve engellemeleri açık bir şekilde belirtmeye başlamışlardır. Merkezi hükümete ve komünist sisteme karşı güvensizlik ve nefret karşılık görme korkusu olmadan ilk defa bu kadar açık bir şekilde belirtilmektedir. Ayrıca milliyetçilik de baskı altına alınamamaktadır. Çernobil kazası eski sistemde gizlilik, bilginin saklanması ve beceriksiz otoriter yaklaşım gibi yanlış olan gerçekleri ortaya çıkartmaktadır. Çernobil karşıtlığı sadece nükleer karşıtlığın ve komünizm karşıtlığının simgesi haline gelmemiş aynı zamanda artan milliyetçilik duygusuna da katkıda bulunmuştur (NEA, 2002: 93).

Bürokrasiye olan güvensizlik o kadar fazlalaşmıştır ki merkezi hükümetin bilim adamlarına dahi inanılmamaktadır; radyasyon etkileri üzerinde çok az deneyimleri olan yerel “uzmanlara” inanılmaktadır. Sovyetler Birliği bu sorunun farkına çabuk varmış ve yabancı uzmanları etkilenen bölgelere davet ederek, problemleri değerlendirerek, yerel uzmanların görüşlerini televizyonlarda ve halka açık toplantılarda yayınlayarak bu eğilime karşı atak başlatmışlardır. Bu ziyaretlerin, en azından başlangıçta, halkın korkularını yatıştırmakta pozitif bir etkisi olduğu görülmüştür. Etkilenen ülkelerde korku ve stres çok daha fazla yaygındır ve kirlenmiş bölgelerle sınırlı değildir (WHO, 1990). Sovyet ve diğer araştırmacılar tarafından yürütülen bir çok araştırma göstermiştir ki (Aleksandrovskij, 1989) kazanın yol açtığı “korku” etkilenen bölgelerde çok daha ileri seviyede yayılmıştır. Bu periyot boyunca sosyal huzursuzluk ve hükümet sistemi karşıtlığına sert ekonomik sorunlar eklenmiştir. Kazadan sonraki yıllarda Beyaz Rusya’da (Gomel ve Minsk), Ukrayna’da (Kiev ve Lvov) bulunana büyük şehirlerde nükleer karşıtı gösteriler sıradan bir hal almıştır (NEA, 2002: 93). Bazı Sovyet bilim adamlarının ve hükümet yetkililerinin baştan savmacı tutumları ile halk tepkisini “radyofobik” olarak değerlendirerek irrasyonel ve anormal bir yaklaşım olan zihinsel hastalık veya reaksiyonmuş gibi davranarak halkı daha da soğutmuşlardır (NEA 2002: 93). Bu aynı zamanda, halkın bir şekilde hatalı olduğunu ileri süren tüm teşhisleri uygun ortamda bir araya getirmeye yardım etmekteydi ve yetkililer göstergeler üzerinde herhangi bir şey yapabilme yeterliliğinde değildiler.

İnsanların kendi sağlıkları üzerinde endişeleri çocuklarının ve torunlarının sağlıkları üzerindeki endişelerinin gölgesinde kalmıştır. Büyük ve küçük sağlık problemleri kaynakları ne olursa olsun radyasyon etkisi ile bağdaştırılmaktadır ve kazanın etkisi günlük yaşamlarına stresi de eklemiştir. Tüm topluluklar tahliye veya yerlerinden uzaklaştırılmakla karşı karşıya kalmışlardır. Hala günlük yaşamlarında okullarını, işlerini, perhizlerini ve eğlencelerini etkileyen yaygın kısıtlamalar bulunmaktadır (NEA, 2002: 93).

Kaza sosyal ilişkilerin ve geleneksel yaşam tarzlarının bozulmasına neden olmuştur. Kirlenen yerleşim bölgelerinin pek çok sakini, bölgenin yerlisi ve yaşamlarının çoğunu orada geçirmişlerin başka yerlere yerleştirilmeleri mevcut aile ve topluluk ilişkilerini tahrip etmiştir. Bu engellere rağmen kirlenen bölgelerde yaşayanların %70’i yeni bölgelere gitmeyi istemişlerdir. Yeni yerleşimlerin hükümet isteği sonucunda olmasından dolayı, sağlanan gelişmiş yaşama standartları ve ekonomik teşvikler gitme isteklerinin bir etkisi olarak düşünülmektedir (NEA, 2002: 94).

Kazanın psikolojik etkisini arttırma eğiliminde olan iki ilave koşul daha bulunmaktadır: Birincisi Ukrayna’daki bu etkileri azaltmak için özel olarak tasarlanmış girişimdir. Bu 1991’de Ukrayna’da yürürlüğe konan tazminat kanunudur. Kaza sonrasında üç milyon Ukraynalı bir şekilde etkilenmiştir ve bunların üzerinde toplam devlet bütçesinin yaklaşık altıda biri harcanmıştır (NEA, 2002: 94). Farklı araştırmalar nüfusun tüm bölümlerinde genel korku duygusunu ortaya çıkarmıştır fakat bu, yerlerinden ayrılanlar üzerinde kısmen akut bir etkidir. İnsanlar gelecekten ve sonraki nesilleri için korkmaktadırlar ve kendi kaderleri üzerinde kontrollerinin olmamasından endişe duymaktadırlar.

Problem ise telafi sisteminin, faydalananların korkularını, kurban kategorisine sokarak abartmasıdır. Bu durum, onları sosyal olarak ayrı bir sınıfa yerleştirmektedir ve “kurbanlar” olarak ayrılmaları yerli halkın kızgınlığını arttırmıştır (NEA, 2002: 93). Tahliye edilenler üzerinde genellikle içine kapanma, ilgisizlik ve ümitsizliğe yol açan, artan bir stres etkisi yaratmıştır. Yerel bölgelerde verilen tazminat “tabut sübvansiyonu” diye adlandırılmıştır. Tahliye edilenlerde daha kötü yaşama koşullarında rağmen, kirlenen bölgelere geri dönen ve tazminat alamayan 800 veya daha fazla yetişkin üzerinde daha az stres ve korku görünmesi ilginç bir durum olarak yansıdı.

Kazanın psikolojik etkisini arttırmaya hizmet eden ikinci faktör doktorlar ve halk tarafından “bitkisel distoni” olarak bilinen hastalığın kabul edilmesidir (NEA 2002: 95). Bu teşhis belirsiz semptomlarla karakterize edilmiş ve kesin bir test yapılmamıştır. Herhangi bir zamanda bu “hastalığın” tedavisi için Kiev’de 100 kadar çocuk hastaneye yatırılmıştır. “Bitkisel distoni”nin teşhisi kaza sonrası durum için ısmarlama gibi görünmektedir; ebeveynler ve doktorlar tarafından çocukların şikâyetlerini izah etmek için kararlaştırılmış ve yetişkinler tarafından da belirsiz belirtilerin açıklaması olarak kabul edilmiştir.

Kendi sağlığının kötü olduğu algısı da dâhil olmak üzere stres belirtileri, depresyon, anksiyate ve tıbbi olarak açıklanamayan fiziksel belirtiler teşhis edilmiştir. Etkilenen halkın “kurtulanlar” olarak değil, “kurbanlar” olarak belirtilmesi bunların kendilerini aciz, zayıf ve kendi gelecekleri üzerinde hiçbir kontrolleri olmadığı biçimde algılamalara yol açmıştır. Bu durum sonuçta, böğürtlen benzeri meyveleri ve av etlerini tüketmek, aşırı alkol ve tütün kullanmak, korunmasız ve rasgele cinsel ilişkide bulunmak gibi kayıtsız davranışlara yol açmıştır (IAEA, WHO, UNDP, 2005: 5).
Sayfa Başına Dön

2.3.2.2. Eski Sovyetler Birliği Dışında

Eski Sovyetler Birliği ile karşılaştırıldığında diğer ülkelerdeki sosyal ve psikolojik etkiler çok daha azdır ve insanlar sağlık semptomlarından ziyade daha çok sosyal tepkiler göstermişlerdir (NEA 2002: 95). Eski Sovyetler Birliğinin etkilenen bölgelerinde birçok insan radyasyonun neden olduğu hastalıklardan zarar gördüklerine inanmaktadırlar. Hâlbuki kirlenmenin çok daha az olduğu dünyanın geri kalanında kazanın haberleri nükleer enerjiye karşıt hassasiyeti arttırmaktadır. İsveç halkının tepkisi belgelenmiştir (Sjoberg ve Drottz,1987: 261). Araştırmada “Kazandığımız deneyime göre, ülkemizde Nükleer Enerjiye yatırım yapmanın iyi mi yoksa kötü mü olduğunu düşünüyorsunuz?” sorusuna “kötü” yanıtını verenlerin oranı Çernobil kazasından sonra %25’ten %47’ye yükselmiştir. Kaza, nükleer enerjiye karşı negatif bir tutum sergileyen halkın sayısını ikiye katlamıştır (Sjoberg ve Drottz,1987: 261). Bu değişikliğin etkisi en çok, nükleer enerjiyi çevresel bir problem olarak düşünen kadınların üzerinde görünmektedir, oysa erkekler bunun çözülebilecek teknik bir sorun olduğunu düşünmektedirler (NEA, 2002: 95). Ülkede, bir taraftan İsveç’teki riskin ihmal edilebilecek seviyede olduğuna dair açıklamalar yapılırken diğer taraftan riskin nasıl azaltılabileceği konusunda eğitimlerin verilmesi ile radyasyondan korunmakla sorumlu yetkililere karşı medya eleştirileri de daha yaygın hale gelmiştir. Doz her ne kadar az olursa, “ucuz ve kolay bir şekilde önlenebilir” kavramı anlaşılamamıştır.

Eski Sovyetler Birliği dışında yaşanan bu tepkiler genelde aynıdır, halkın sağlığı üzerinde belirgin bir etki görünmemesine rağmen tepkiler halkın nükleer enerjiye karşı olan endişesini ve resmi kurumlara karşı olan güvensizliğini arttırmıştır (NEA, 2002: 96).

Ayrıca Avrupa’da halkın Sovyetler Birliği’nden yapılan açıklamalara karşı düşünceleri çok şüphecidir. Halkın güvendiği geleneksel bilgi kaynakları, öğretmenlerin ve doktorların daha iyi bilgilendirilmemeleri ve sadece üzerlerindeki korkuyu arttıran bilgilerin tekrarlanması halkın güvensizliğini daha da arttırmıştır. Tüm bunlara ilaveten medya sözde radyasyon etkileri diye adlandırılan garip iddiaları “bahsedilemeye değer” haberler olarak yayınlamıştır.

Halkın kafası karışmıştır ve kötümserdirler; tahmin edilebileceği gibi çocuk düşüklerinde artışlar aramaya, seyahatlerini ertelemeye ve etkilenmiş olabilecek yiyecekleri satın almamaya başlamışlardır. Bildirilen diğer küresel endişe de Sovyetler Birliği’ne seyahatlerden korkudur. Potansiyel Sovyetler Birliği yolcuları resmi yetkililerden, nasıl önlem alabilecekleri ve üzerlerindeki radyasyon etkisini nasıl ölçebileceklerine dair bir açıklama beklemişlerdir. Birçok insan sadece güvenli tarafta kalabilmek için seyahatin güvenli olduğu şüphelerini gidermek yerine yolculuklarını iptal etmişlerdir ki, bu aynı zamanda aldıkları tavsiyelere güvensizliğin de bir göstergesidir (NEA, 2002: 96).

Görüldüğü gibi hükümetlerin kendileri bu korkuların etkilerine karşı hazır değillerdir ve ithal edilen gıdada radyonüklidlerin kontrolü için gereksiz yere, sert seviyelerde ölçümler yapılmasını zorunlu kılmışlardır. Bu yüzden dünyanın tamamında bireyler üzerindeki etkiler korku ve stresten dolayı muhtemelen en azken; toplu anlayış ve tepki belirgin bir ekonomik ve sosyal etkiye neden olmuştur. Halkı radyasyon etkileri hakkında bilgilendirmenin gerekliliği ortaya çıkmıştır. Bir diğer ihtiyaç da; halkın kişisel kontrolü sağlayabilmesi için alınabilecek önlemler üzerine eğitim görmesi gerekliliğidir.
Sayfa Başına Dön

2.4. Kazanın Türkiye Üzerindeki Etkileri

2.4.1. Türkiye’ye Salınan Radyoaktivite

Ülkemiz üzerinde bulutun geçişi sırasında şiddetli yağmur alan Bulgaristan ve Yunanistan sınırındaki Trakya Bölgeleri ile Doğu Karadeniz kıyıları Türkiye’nin en fazla radyoaktif kontaminasyona bağlı kalan bölgeleridir (TAEK 1, 2006: 8).

İngiltere Meteoroloji Ofisi tarafından yapılan model çalışması (Şekil 3) (Ayrıca bakınız www.metoffice.gov.uk/environment/name_movie2.html) Devlet Meteoroloji Enstitüsü’ nden alınan Türkiye yağış bilgileri ve ölçüm sonuçları dikkate alınarak; radyoaktif bulutun Türkiye üzerine 1 Mayıs 1986’da Trakya üzerinden ulaştığı, daha sonra Karadeniz kıyı şeridine yaklaşarak 2 Mayıs’ta Sinop üzerinden tüm Trakya ve Batı Karadeniz’i etkisi altına aldığı, 3 Mayıs’ta Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu dışındaki bölgeleri, 4 Mayıs’ta da tüm Türkiye’yi etkilediği, 5 Mayıs’taki bulutun Orta Karadeniz’den başlayarak Doğu Karadeniz kıyı şeridi boyunca Türkiye’nin doğusuna doğru ilerlediği ve 6 Mayıs’tan itibaren etkilerinin azalmaya başladığı değerlendirilmiştir (TAEK 7, 2006: 10).

Böylece İspanya ve Portekiz dışındaki Avrupa ülkelerinin hepsi Çernobil’den yayılan radyoaktif maddelerin meydana getirdiği kontaminasyondan az veya çok etkilenmiştir. Ancak kazadan SSCB dışında en çok etkilenen ülkeler Polonya, İskandinav Ülkeleri, Avusturya, İtalya’nın kuzeyi, Federal Almanya’nın güneyi, Romanya, Bulgaristan ve Yunanistan olmuştur (TAEK 1, 2006: 2). Ülkemiz, kazanın meydana getirdiği kontaminasyondan bu ülkelere göre daha az etkilenmiş ve Trakya’nın Edirne çevresi, Doğu Karadeniz şeridi dışındaki bölgelerimizde radyasyon ve kontaminasyon düzeyleri çok alçak seviyelerde kalmıştır.

Çernobil nükleer santral kazasının ilk etkileri 30 Nisan 1986 günü ülkemizin kuzeybatı (Trakya) bölgesi ve Karadeniz kıyılarında çevresel radyasyon düzeylerindeki yükselmeler ile gözlenmiştir. En yüksek radyasyon düzeyi Batı Karadeniz Bölgesi’ndeki Karasu’da ölçülmüştür (TAEK 1, 2006: 2).


Şekil 6: Türkiye’de Sezyum Kirlilik Haritası (Ölçüm Alınmayan Yerler Beyaz Olarak Gösterilmiştir) (TAEK 5, 2006: 21)

Radyoaktif bulutun ülkemize gelişi ilk olarak 30 Nisan günü radyasyon düzeyindeki artışlar ile gözlenmiştir. Buna paralel olarak ÇNAEM’de alınan hava örneklerinin aktivitesinde 1 Mayıs’tan itibaren hızlı bir yükselme gözlenmiş ve bu yükselme 3 Mayıs günü en yüksek değer olan 120 Bq/m3 düzeyine ermiştir (TAEK 1, 2006: 2). Bu tarihten sonra hava parçacıklarının toplam beta aktivitesi hızla düşerek 7 Mayıs’ta 1,2 Bq/m3 ‘e inmiş ve Haziran ayı içerisinde normal düzeyine dönmüştür.

Kuzeyden esen rüzgâr ile radyoaktif bulut Balkanlar üzerinden ülkemize gelmiş ve bu esnada yağan şiddetli yağmurlarla hava içindeki radyoaktif maddeler yeryüzüne inmiştir. Bu durum ülkemizin kuzeybatısındaki Edirne bölgesiyle Karadeniz kıyılarında önemli kontaminasyona neden olmuştur.

1986–1989 yıllarında çaylardaki genel sezyum radyoaktivitesi yıllık ortalama değerleri şekil 7’de verilmiştir (TAEK 6, 2006: 78).


Şekil 7: İllere ve yıllara göre çaydaki ortalama sezyum radyoaktivitesi

1986 yılında Türkiye’nin çeşitli bölgelerinde elde edilen fındık ürünlerinde yapılan ölçümler sonucu bulunan toplam radyoaktivite düzeyleri şekil 8’de verilmiştir. Görüldüğü gibi 1986–2001 yılları arasında yapılan ölçümlerde en yüksek radyo aktivite 1986 ve 1987 yıllarında görülmektedir. Bu dozlarda en fazla 1000–2500 Bq/kg’dır.


Şekil 8: 1986–2001 yılları arasında Türkiye’den ihraç edilen fındıklarda radyoaktivite analizleri yapılan örnek sayısı

TAEK’in yaptığı çalışmalarda Karadeniz’de en düşük aktivite düzeyi Bolu-Akçakoca yöresi, en yüksek radyoaktivite düzeyi ise Rize Fındıklı yöresi ürünlerinde bulunmuştur (TAEK 6, 2006: 62). Fındık yapraklarındaki aktivite, fındık ürünü ve topraktakine göre hayli fazladır.
Sayfa Başına Dön

2.4.2. Sağlık Etkileri

Çernobil kazası sonrasındaki çalışmalar, tiroit kanserinin kazadan sonraki ilk 5 yıl içerisinde görülebileceğini ortaya koymuştur. Kazadan en çok etkilenen ülkelerdeki tiroit kanserleri artışı beklenenden önce görülmüştür (TAEK 7, 2006: 51).

Kazadan en fazla etkilenen Beyaz Rusya, Rusya Federasyonu ve Ukrayna’da bile lösemi ve diğer kanser vakalarında anlamlı bir artış olmadığı tespit edilmiştir (TAEK 7, 2006: 51).

Kazadan yirmi yıl sonra, en son bilimsel veriler ışığında, Türkiye geneli için yapılan hesap ve değerlendirmeler (TAEK 7, 2006: 51);

  • Yaşam boyu etkin doz değerleri; kentlerde yaşayan yetişkinlerde bölgelere göre ortalama olarak 1.28 mSv ile 3.65 mSv, kırsalda yaşayan yetişkinlerde 1.37 mSv ile 4.49 mSv arasında değişiklik göstermektedir. Bu değerler 3 aylık bebekler için 0.94 mSv ile 2.66 mSv, 1 yaş için 2.31 mSv ile 4.03 mSv arasında değişmektedir.
  • Yaşam boyu ortalama tiroit dozu değerleri; 3 aylık bebekler için 10.71 mSv, 1 yaş için 37.22 mSv, 5 yaş çocuklar için 14.96 mSv, 10 yaş çocuklar için 7.86 mSv, 15 yaş için 5.89 mSv, yetişkinlerde 4.21 mSv olarak bulunmuştur.
  • Türkiye genelinde değerlendirildiğinde, radyoaktif bulutun geçişi sırasında yoğun yağış alması nedeniyle Trakya’da Edirne-Eskikadın, İsmailce, Kapıkule ve Büyükdoğanca bölgeleri ile Doğu Karadeniz’de Hopa- Pazar arasındaki kıyı bölgesi en fazla etkilenen yerler olmuştur.
  • Kişisel etkin doz değerleri, Doğu Karadeniz bölgesinde Fındıklı, Hopa, Arhavi, Pazar, Rize ve Of civarlarında diğer bölgelere göre daha yüksektir. Ancak, bu bölge içerisinde birbirine çok yakın iki nokta dozları arasında bile önemli farklılıklar görülebilmektedir. Edirne bölgesinde, kazayı takiben alınan önlemler ile bölge halkının aldığı dozun, Türkiye’nin diğer bölgelerinin doz düzeyine düşürülmesi sağlanmıştır.

    Türkiye genelinde yetişkinlerin yaşam boyu alacakları en yüksek doz değeri ortalaması olarak hesaplanan 4.49 mSv değeri, tek bir akciğer tomografisinden alınan dozun yarısı civarındadır ve ICRP ile IAEA tarafından saptanan ve birçok ulusal yetkili kuruluşlarca benimsenen normal koşullarda halk için izin verilen sınırların altındadır (TAEK 7, 2006: 52). Halk için yıllık doz sınırı; ardışık beş yılın ortalaması 1 mSv, 5 yıl içerisinde tek bir yılda alınmasına izin verilen sınır 5 mSv’dir. Bu değerler ile karşılaştırıldığında, Türk halkının Çernobil kazası nedeniyle aldığı yaşam boyu doz, halk için izin verilen değerlerin altındadır.
    Sayfa Başına Dön

    2.4.3. Sosyolojik ve Psikolojik Etkiler

    2.4.3.1. Bilim Çevreleri

    Radyasyonun etkileri ve radyasyondan korunma uzmanlık gerektiren bilimsel bir disiplindir. Pek çok ülkede olduğu gibi ülkemizde de bu konuda o yıllarda akademik eğitim olmaması nedeniyle, kazanın ardından Türk toplumunun aldığı dozun değerlendirilmesi konusunda çelişkili açıklamalar yapılmış, bu durum kamu oyununu paniğe sevk edecek vahim sonuçlar yaratmıştır.

    Birkaç Üniversite çayda ve bazı çevresel örneklerde ölçüm yapmış olmakla birlikte ölçüm sonucunda saptanan aktivitenin insan vücudunda ne kadar radyasyon dozuna neden olduğu konusunda yetersiz kalmıştır. Dozun saptanamadığı durumlarda sağlık etkisi hakkında yorum yapmak mümkün değildir. Bu tür hesaplarda, çevredeki ve gıdalardaki radyoaktivitenin insana geçiş yolları ile insan vücudunda biriken aktivitenin sağlık etkisinin ne olabileceği fevkalade karmaşık hesap yöntemleri kullanılarak ve ancak bu amaçla yazılmış bilgisayar programları yardımı ile hesaplanabilmektedir. Ülkemizde bu hesapları, eğitimlerini yurt dışında almış uzmanlar bulunduran, ülkenin bu konuda uzman tek kuruluşu olan TAEK yapabilmiştir. TAEK tarafından yapılan hesap ve değerlendirmeler konuda yetkin uluslar arası kuruluşlar tarafından değerlendirilmiş ve sonuçlar BM-UNSCEAR, OECD/NEA ve IAEA kuruluşları tarafından Dünya kamuoyuna açıklanmıştır.

    Bu konunun düşünmeye değer en önemli bir diğer yönü de, hastalıkların tanısı amacı ile radyasyon uygulayan radyolog hekimler, radyasyonla tedavi yapan radyasyon onkologları, radyoaktivitenin vücuda enjekte edilmesi veya ağız yoluyla içirilmesi ile tanı ve tedavi uygulamaları yapan nükleer tıp hekimlerinin görüş ve değerlendirmeleri ile radyoaktivite ölçümü yapan bazı bilim insanlarının değerlendirmelerinin farklılığıdır. Radyasyonla çalışan hekimlerin değerlendirmeleri ve bazı üniversitelerin konu ile ilgili görüşleri Sağlık Bakanlığı’nın 24 Şubat 1993 tarihli Bilim Kurulu raporunda da yer almaktadır (TAEK 2, 2006: 4). Konu ile ilgili hekimler, Çernobil sonrası yenilen gıdalar ve çevresel etkenler nedeniyle alınan radyasyon dozunun sakat doğum, kanser, genetik etki v.b. sonuçlar yaratmasının bilimsel olarak mümkün olmadığını açıklamışlardır.

    Çernobil’den en fazla etkilenen bölgelerimizde yaşayanların Çernobil nedeniyle aldığı radyasyon dozu, radyasyon uygulamalarının yapıldığı tıbbi uygulamalarla karşılaştırıldığında çok düşük düzeyde kalmaktadır. Bu tür merkezlerde çalışan fizikçiler, hekimler, teknisyen ve hemşireler yaptıkları iş dolayısı ile kaçınılmaz olarak radyasyon dozu almaktadır. Görevi gereği radyasyonla çalışanların güvenliğini temin etmek üzere uluslar arası kuruluşlarca kişi başına her yıl alınabilecek en yüksek doz düzeyi 20 mSv ile sınırlandırılmıştır. Uluslar arası kuruluşlarca öngörülen bu değer ülkelerin mevzuatlarında yer almaktadır. Ülkemiz mevzuatında da bu şartlar mevcuttur. Radyasyonla çalışanların her yıl almasına izin verilen düzey, Çernobil’den en fazla etkilen bölgelerde yaşayanların Çernobil nedeniyle alınan yaşam boyu dozunun üzerindedir. Radyasyonla çalışanların yaşam boyu dozu (yaklaşık 1000 mSv) ile karşılaştırıldığında ise Çernobil nedeniyle alınan yaşam boyu doz çok düşük kalmaktadır.(Doğu Karadeniz Bölgesinde kişi başına yaşam boyu ortalama doz değeri 4.49 mSv’dir).

    Basın, hekimlerden ve TAEK’ten yapılan açıklamalara hiç itibar etmemiş, radyasyon dozu ve sağlık etkileri konusunda uzman olmayan akademisyenlerin yaptıkları ölçüm sonuçlarına dayanarak halkı paniğe sevk edecek haberler yapmışlardır.
    Sayfa Başına Dön

    2.4.3.2. Halk

    Basının yanlış yönlendirmesiyle bilgilenen halk, büyük tepki göstermiştir. Karadeniz halkında Çernobil’den kaynaklı kanser vakalarının oluşması, doğum oranında azalma, anomali çocuk doğumlarında artış, tarım ürünlerinin verimsizliği, Çernobil’den alındığı düşünülen çok yüksek dozda radyasyonun genetik bozukluğa neden olup doğacak bebeklerin de kanser olma olasılığı, … gibi bilimsel verilere dayanmadan, yalnızca ağızdan ağza dolaşan bilgilerle halk yanlış yönlendirilmiştir.

    Çernobil Olayı’nı işaret ederek nükleer enerjiye de karşıtlık ülkemizde son derece fazladır. Bu doğrultuda oluşan bazı kalıplaşmış fikirler vardır: “Bütün Dünya nükleer enerjiden vazgeçiyor. Alternatif enerji kaynakları tercih edilmelidir. Türkiye’nin enerji ihtiyacı için nükleer santral yerine temiz sürdürülebilir ve yenilenebilir teknolojilere geçilmelidir. Nükleer enerji pahalıdır; kapama, çevre ve atık maliyetleri hesaba katıldığında nükleer enerji pahalıya mal olmaktadır. Nükleer santrallerin atıkları denizlere atılmakta, arazilere gömülmekte ve radyasyon yaymaktadır. Nükleer santralin yapıldığı yerde yaşam bitmektedir.”

    TAEK’in halkı bilgilendirmek için verdiği demeçlerden bile halk tatmin olmamış, bunun yanı sıra güven problemi ortaya çıkmıştır. Halk, TAEK’in doğru verileri verdiğini inanmamakta, çok yüksek dozda radyasyona maruz kaldığına inanmaktadır. Nükleer karşıtı çeşitli örgütlerin de desteğiyle bu görüşlerini sıkça dile getirmektedirler.

    Halkın Çernobil Olayı’ndan dolayı radyasyon aldığına inanmasının bir diğer nedeni de ülke çapında artan kanser oranlarıdır. Sağlık Bakanlığı Kanserle Savaş Daire Başkanı Prof. Dr. Murat Tuncer, 21.06.2004’te Sabah Gazetesi’nde yapılan bir röportajında Türkiye’de kanserin her yıl % 6 oranında arttığını ve bunun çoğunluğunu da akciğer kanserinin oluşturduğunu bildirmiştir. Türkiye’de her yıl 150.000 yeni kanser tanısı konmakta, bunun 100.000 sigaraya bağlı olarak gerçekleşmektedir. Kanser vakalarında artışın birincil nedeni sigaradır. Bunu dengesiz beslenme takip etmektedir. 30.12.2006 tarihli Sabah Gazetesi röportajında da şunları iletmiştir:

    “Kanserlerin yüzde 15-20'si genetik kökenlidir. Ama yüzde 70'ini yaşam şeklimizi ve tarzımızı değiştirerek engelleyebiliriz… Karadeniz'de, Çernobil kazasının olduğu dönemde, o günkü politikacıların halktan bir şeyleri saklamaları, halkta güvensizlik oluşturmuş. Bu nedenle şu anda ne yapsak bir inanç eksikliği var. 'Son iki yıldır Çernobil ile ilgili bir kanser artışı var mı' diye bir araştırma yaptık. Evet, ülke genelinde kanser artışı var ama Karadeniz'de Türkiye'nin genelinden farklı bir kanser artışı yok. Ayrıca Karadeniz'de Çernobil ile ilişkilendirilebilen bir kanser artışı da yok … Son 20 yıldır bütün Karadeniz'den çıkan kanser vakalarının geriye yönelik olarak profilini çıkardık. 8 bin hane yani aşağı yukarı 80 bin nüfus taramadan geçirildi. Karadeniz Teknik, Dokuz Eylül, Ege, İstanbul, Hacettepe, Gazi, Akdeniz, Ankara ve Bilkent üniversiteleri ile Sağlık Bakanlığı'nın eğitim hastaneleri katkıda bulundular ve yapılan araştırmalar bir rapor olarak da sunuldu. Bu bilimsel çalışmaya göre; Karadeniz'de Türkiye'nin genelinden farklı bir kanser artışı yok. Çernobil, kanser açısından bizi etkilemedi diyebiliriz.

    Halkın her kanser olayını radyasyonla ilişkilendirmesinin en önemli sonuçlarından biri Türkiye’deki kanser artışlarının gerçek nedeninin Çernobil nedeniyle gözden kaçırılmasına neden olmuştur. Son yıllarda Türk toplumunun “fast food kültürü”nü benimsemesi, doğal beslenmeden giderek uzaklaşması, tarımda kullanılan gübrelerin ve kimyasalların etkisi göz ardı edilmiştir.
    Sayfa Başına Dön

    2.5. Kaza Sonrası Ülkelerde Durum ve Kaza Yönetimi

    Çernobil kazasının ölçüsü ve yaygın radyoaktif kirlenmenin ciddiyeti önceden görülememiş ve acil hazırlıktan sorumlu ulusal yetkililerin çoğu tarafından şaşkınlıkla karşılanmıştır. OECD (2002: 55)’e göre bu ölçekteki bir kazayla ilgili hazırlıklar daha önceden yapılmamıştır ve işe yarar çok az ulusal proje ana hatları ve kurallar tayin edilmiştir. Ulusal kararları vermeye sorumlu olanlar, bu kararı vermelerine temel olacak daha önceden örneği görülmemiş bir kaza ile aniden yüz yüze gelmişlerdir. Buna ilaveten, kazanın erken safhalarında eldeki bilgiler çok azdır, halkın radyasyon tehlikesini algılamasına bağlı olarak karar verenlerin üzerinde önemli ölçüde siyasi baskı kurulmuştur. Bu şartlar altında acil önlemin gerekliliği hissedilmiş, bilimsel veri ve uzman görüşünden çok tedbire dayanan bu önlemlerin hataya eğilimi yüksek ölçüdedir.
    Sayfa Başına Dön

    2.5.1. Eski Sovyetler Birliği İçinde

    Sovyetler Biriliği Hükümet Komisyonu, 1986 yılı Haziran ayında, Çernobil nükleer güç tesisinin 4’üncü ünitesinin uzun süreli korunmasına yönelik bir yönetmelik çıkarmıştır ve on binlerce işçi tarafından 206 gün içinde yaklaşık 400.000 m3 beton ve 7.000 ton metal malzeme kullanılarak “lahit” adı verilen bir koruma binası inşa edilmiştir (TAEK 4, 2006: 18) Lahitin içinde hala çok ciddi oranda radyoaktivitesi bulunan nükleer yakıt bulunmaktadır (yaklaşık 7x1017 Bq). Kazadan sonra ilk on gün içinde yakıtın %0.5-1’lik miktarının 500 metre yarıçapındaki alana dağıldığı tahmin edilmektedir. Lahit oluşturulurken tesis etrafında radyasyondan arındırma çalışmaları da yapılmıştır. Lahitin başlıca potansiyel tehlikesinin, aşınmadan dolayı meydana gelebilecek üst yapılarının çökmesi ve bunun sonucunda radyoaktif tozun salınması olduğu düşünülmektedir.

    Şekil 9: Çernobil lahiti

    Şekil 9’da Çernobil reaktörünün mevcut durumu gösterilmektedir. Bazı bölgelerdeki yüksek radyasyon seviyesi nedeniyle şu an için lahitin ve içinde bulunan radyoaktif malzemelerin durumunun tam anlamıyla izlenmesi mümkün değildir. İzleme için yüksek radyasyon seviyesinde çalışabilecek yeni ekipmanların yerleştirilmesi gerekmektedir. Bina içinde bulunan radyoaktif toz ve suyun lahit binasının kısmen veya tamamen çökmesi sonucu dışarıya salınması tehlikesinin bulunduğu düşünülmektedir. Bu nedenle lahitin üzerine yeni güvenli bir korunağın inşa edilmesi planlanmaktadır.

    Yeni güvenli korunağın inşa edilmesi için “Korunak Uygulama Planı (Shelter Implementation Plan)” kapsamında, Almanya ve Fransa tarafından finanse edilen çok uluslu “Sarcophagus” projesi 1998 yılında başlamıştır. Bu proje süresi üç yıl olarak planlanmış ve toplam 2 milyon Euro bütçe ayrılmıştır. Bu proje kapsamında yapılan çalışmalar şöyledir (TAEK 4, 2006: 19):

    Bina: Bina Yapı İşleri Devlet Araştırma Enstitüsü (NIISK) tarafından reaktörde yer alan toplam 956 odanın kaza öncesi ve sonrası geometrik boyutları, kullanılan malzemeler gibi özellikleri belirlenerek, yeni proje için temel oluşturacak teknik bilgiler bir veri tabanında toplanmıştır.

    Sistem ve Ekipmanlar: Çernobil Nükleer Güç Santralına yeni korunağı kurmak amacıyla kurulan “Chernobyl Nuclear Power Plant Object “Shelter” – CNPPOS” ile NIISK’in birlikte yürüttükleri çalışmayla kaza öncesi ve sonrası lahit içindeki 1600 sistem ve ekipmanı tanımlayan; elektrik, su, drenaj, havalandırma, ölçme ve izleme sistemleri için veri tabanı oluşturulmuştur.

    Radyolojik durum: Lahit içindeki radyolojik durumun belirlenmesi, Rusya Araştırma Enstitüsü (RRCKI) ve CNPPOS tarafından yapılmış ve 956 oda ile ilgili veri tabanı oluşturulmuştur.

    Yakıt bulunduran malzeme ve radyoaktif atık: Atom Enerjisi Güvenliği Enstitüsü (IBRAE), Radyum Enstitüsü (RICSP), Disiplinler Arası Bilimsel ve Teknik “Korunak” Merkezi (ISTC) ve Rusya Araştırma Enstitüsü (RRCKI) yaptıkları ortak çalışmada, lahit içinde kalan yakıtın tanımlanmasıyla ilgili verileri baz alarak potansiyel radyolojik gelişmeleri araştırmışlardır.

    Çevre etkisi: Kazanın çevreye etkilerinin belirlenmesi amacıyla, yeryüzü ve yeraltı sularındaki kirlenme ile havada ve topraktaki kirlenmenin belirlenmesine yönelik çalışmalar, Disiplinler arası Bilimsel ve Teknik “Korunak” Merkezi (ISTC) tarafından yapılmıştır.


    Yakıt Parçaları
     

    Basınç baskılama havuzu

     

     

     


    Korun bir kısmı
     

    Bir vananın üzerine akmış kor

    Şekil 10: Lahit içindeki durum

    Korunak Uygulama Planının amacı (TAEK 4, 2006: 22); çalışanları, halkı ve çevreyi potansiyel radyasyon tehlikelerinden korumak için öncelikle yeterince güvenli olmayan eski lahit binasının üzerine bir korunak binası inşa edilmesi daha sonra da kazada tahrip olan Çernobil reaktörünün ve lahitin güvenli bir şekilde sökülerek bertaraf edilmesinin sağlanmasıdır. Ayrıca, içeride kalan radyoaktif maddelerin durumunun daha iyi şekilde izlenmesi ve bunların kötü amaçlarla kullanımının engellenmesi hedeflenmektedir. Çernobil için planlanan yeni korunak binası şekil 11’de gösterilmiştir (Chernobyl Forum, 2005: 25)

     

     

     

     

    Şekil 11: Çernobil için planlanan yeni güvenli korunağın 3 boyutlu modeli

    2.5.2. Eski Sovyetler Birliği Dışında

    Kirlenmenin kaza sahasından uzak mesafelere ilerleyen yayılımı, üye ülkelerde endişeye neden olmuştur. Ulusal yetkililer herhangi bir bilimsel karşı tedbir benimsemeden normal çevre gözlem yoğunlaşma programlarının basit olarak yoğunlaşmasından, yiyecek maddelerinin pazarlanması ve tüketimindeki zorunlu kısıtlamalara kadar değişen tepkiler vermişlerdir. Bu tepkilerin çeşitliliğine, zamanlama ve karşı önlemlerin sürelerindeki önemli değişiklikler eşlik etmektedir (NEA, 2002: 55). Genel olarak, en geniş karşı tedbirler kısa zaman içinde hayat tarzına ya da ekonomiye önemli yükler getirmeyeceği beklenenlerdir. Bunlar taze sebze ve meyvelerin tüketilmeden önce yıkanmasını, yağmur suyunun içme ya da pişirme amaçlı kullanılmamasını ve potansiyel olarak kirlenmiş olan bölgelerden gelenlerin gözlem programlarını içermekteydi. Gerçekte, bazı durumlarda bu tip önlemlerin bile önemli olmayan negatif bir etkisi olduğu görülmüştür.

    Koruyucu eylemlerin yeme içme alışkanlıkları üstünde daha önemli bir etkisi vardır. Bunlar sütün pazarlanması ve tüketiminde, taze yapraklı sebzeler ve bazı et türleri, otlayan büyükbaş hayvanların kontrolü gibi kısıtlama ve yasaklamaları içeren göreceli olarak önemli ekonomik ve düzenleyici yaptırımlardır. Bazı bölgelerde yasaklamalar kazadan etkilenen bölgelere yapılan yolculukları ve Sovyetler Birliği ile Doğu Avrupa ülkelerinden yiyecek ithalini içermektedir. Üye ülkelerin çoğu, yiyecek ithali üstündeki kısıtlamaları üye ülkelere olduğu kadar üye olmayanlarda da uygulamıştır.

    Bu tepkilerin çeşitliliği esas olarak hem kirliliğin düzgün olmayan dağılım seviyeleri hem de ulusların idari, düzenleyici ve halk sağlığı programlarındaki değişiklikleriyle açıklanabilir. Ancak, üye ülkelerde gözlenen durumlardaki çeşitliliğinin ana sebeplerinden biri koruyucu eylemlerin yerine getirilmesi için benimsenen karışma seviyelerinin seçimi ve uygulanmasındaki ölçütten kaynaklanmaktadır. (NEA, 2002: 57). Bu bakımdan, üye ülkelerin çoğunda genel radyasyondan korunma kurallarının altındaki eylemler benzerlik taşırken, farklılıklar durumun değerlendirilmesi ve işlemsel koruma ölçütlerinin benimsenmesi ve uygulanmasından doğmaktadır. Bu ayrılıklar, birçok durumda karşı önlemlere karar verirken sosyo-ekonomik, politik ve psikolojik faktörler gibi radyolojik kökenli olmayan etkenlerin rolüyle artmıştır.

    Bu durum, özellikle uzmanları ve ulusal yetkilileri şaşırtmış, halkın içinde endişe ve karmaşaya sebep olmuştur. Bu sebeple bölge, kazadan çeşitli derslerin çıkarılmasıyla tanımlanmış ve çabalar bilimsel temel üstündeki daha iyi bir uluslar arası uyuma, kavramların koordinesine ve aciliyet durumunda halkın korunma önlemlerine yönlendirilmiştir.

    Sorun, hiçbir yerde kirlenmiş yiyeceğin ele alınış şekli kadar iyi gösterilmemiştir. Sovyetler Birliği dışındaki ülkelerde genel halkın radyasyona maruz kalmasının ana kaynağı kirlenmiş yiyeceklerdir. Kazadan itibaren birkaç hafta içinde, üretilen kadar ithal edilen radyasyonlu yiyeceğin nasıl ele alınacağının belirlenmesi gerekmekteydi ancak ulusal yetkililerin durumu iç açıcı değildi. Yetkililer hızlı hareket etmeli ve halkın gıdasının ‘saflığını’ korumanın önlemini almalı ve bunu yaparken etkin görünmeliydi. Bu durum, kaçınılmaz olarak aşırı tepki gibi görünen ve bilimsel olarak doğrulanmamış bazı kararlara yol açmıştır. Buna ilaveten, uzmanlar arasındaki bu fikir ayrılıkları karar verenlerin durumunu güçleştirmektedir.

    Nükleer güç programı ve kendi yiyeceği radyasyonlu olmayan bazı ülkeler herhangi bir ‘kirli’ yiyeceğin ithaline ihtiyaç duymadıklarını belirterek radyonüklid içeren her gıdayı reddetmişlerdir. Bu aşırı ve pratik yarar sağlamayan önlem, ülkelerin yetkililerinin nüfuslarının sağlığını nasıl koruduklarının örneği olarak görülebilir. Bazen bu tavır, kimin gıda kirlenmesiyle ilgili daha sıkı standartlar koyarak halkının sağlığını daha iyi koruduğunu göstermiştir. Sonuç, sıklıkla az derecede kirlenmiş gıdanın imhası ve sadece ufak dozdan bile kaçınmak için ithalatın reddedilmesidir (NEA, 2002: 56).

    1986’da AB, süt ürünleri için 370Bq/kg ve diğer her çeşit gıdadaki 600Bq/kg lik radyo sezyum için, Avrupa oranlarının ortalamasına bakmaksızın bir ithalat yasağı getirmiştir (NEA, 2002: 56). Böylece, önemsiz miktarda tüketilen (ve dozu olan) baharat gibi gıdalarla yüksek oranda tüketilen sebze gibi ürünlere aynı muamele yapılmıştır. Ancak, daha sonra bu değerler yiyecek gruplarındaki tutarsızlıkları gidermek amacıyla bazı yiyecek grupları için esnek hale getirilmiştir.

    Bu rehberin değerlerinin uluslar arası gıda dolaşımını kolaylaştırmak için geliştirildiği ve ‘bunların altındaki değerlerin radyolojik sebeplerle ticarette uygulanmasına kısıtlamaya gidilmemesi’ akılda tutulmalıdır. Bunların üstündeki değerler her zaman sağlık için bir zarar teşkil etmemekte ve bu değerler bulunduğunda ulusal yetkililer hangi yolun izlenmesi gerektiğini gözden geçirmelidir.

    Ulusal yetkililerin bazı tavsiye ve duyurularına halkın nasıl tepki vereceğini tahmin edememişlerdir. Örneğin bazı Avrupa ülkelerinde kazadan hemen sonra halka yeşil yapraklı sebze yememeleri tavsiye edilmiştir. Ulusal yetkililer insanların zaten bu sebzeleri her şekilde yıkadığı için zararsız olarak görmüş ve buna cevaben halkın bunları satın almayı kesmesine hazırlıksız yakalanmıştır. Bu radyolojik sağlık bakımından elde edilecek herhangi bir potansiyel yardımın çok ötesinde yerel üreticilere önemli bir ekonomik kayıp getirmiştir.

    Bazı ülkelerin halkına tehlikenin çok küçük olduğu, aynı zamanda da bu düşük riski nasıl azaltacakları konusunda tavsiye verilmiştir. Bu görünüşteki çelişkili açıklamayı izah etmek çok güçtür ve ulusal yetkililer medya tarafından eleştirilmiştir (Sjoberg, Drottz, 1987: 261). Sovyetler Birliği dışında başlangıçtaki karışıklık anlaşılabilir olmasına rağmen haklılığı kanıtlanmamış tutarsız ve bilinçsiz eylemlere yol açmıştır.

    Ancak, baştaki karmaşadan beri büyük ilerleme kaydedildiğini belirtmek gerekir. Gelecekteki olası bir nükleer kaza durumunda uygulamadan göreceli tutarlılık bekleyebilmek için uluslar arası organizasyonlar, karışma ölçütlerini uyumlu hale getirme eylemlerinin ve bu çaba için ülkelerin işbirliği isteği kabul edilmiş, radyasyondan korunma ilkelerine dayanan temel bir tek ölçütlük zemini kurulmuştur.

    Bugün, nüfusu yılda 1 mSv doz aldığı açıklanan bölgeler normal hayata izin vermektedir. Yıllık dozu 1 mSv den yüksek bölgelere yetkililer, doza bağlı olarak sosyal tazminat vermektedir. Yıllık dozu 20 mSv değerinden fazla olan bölgeler dışarıda bırakılmıştır. Yeni doz değerlendirmesiyle Rusya’daki bazı bölgeler, 1 Şubat 1998’de yürürlüğe giren bir resmi kararnameyle (No 5924,18 Aralık 1997) kirlenmiş bölge olarak konumunu kaybetmiştir (NEA, 2002: 58). Bu karar yerel nüfus ve yetkililer tarafından kötü karşılanmıştır. Ancak, tersi de doğrudur: 1 Ocak 1999 itibariyle 8397 insan boşaltmanın zorunlu olduğu bölgelerde hala yaşamaktadır (NEA, 2002: 58). Nakledilenlerin yeniden yerleşimi tamamen çözülmemiştir, 2000 yılı itibariyle 11 000 kişi hala geçici olarak ikamet etmektedir.

    Rusya’da kazadan on yıldan daha sonra önceki planların uygulanmasındaki gecikmeler için karşılık ödenmesinde fikir birliğine varılmıştır. St Petersburg’da zarar görenlere sağlık yardımı vermek için bir ulusal ekolojik tıp merkezi kurulmuştur. Bu merkez yılda 1500 kişiye yüksek nitelikli tıbbi tedavi sunabilmektedir. Bu merkezler Rus federasyonundaki diğer ulusal hastanelere kadar genişletilmiştir. Çernobil kazası ve hastalıklar arasındaki olası bağlantıyı belirlemek için on uzman konseyi oluşturulmuştur. Rusya’daki Bryansk, Orel ve Toula bölgelerinde dört sosyo-psikolojik yeniden uyum merkezi kurulmuştur. Bu merkezler kazadan tüm etkilenenlere adalet, sosyal ve psikolojik konularda yardım sağlamaktadır. 1999’ da 500.000 insanın kayıtlı olduğu bir doz metre kaydedici yaratılmıştır (170.000 i kazadan zarar görenler) (NEA, 2002: 59). Halkın korunması programı, Çernobil Çocukları Programı ve kazadan zarar görenler için yerleşim programı gibi önemli çeşitli ulusal programlar, ulusal programlardaki büyük gecikme göz önüne alınarak 1998-2000 yılları arasında başlatılmıştır.

    Son olarak Rus yetkilileri, artık kazanın sonuçlarının bertaraf edilmesine katkıda bulunmayan yürürlükteki federal kanunun kesin bazı programlara bir son vermek için değiştirilmesi gerektiğinin farkına varmıştır.

    Çernobil kazası, Doğu tipi reaktörlerde bu tip kazaların tekrarlanabileceği olasılığını gündeme getirmiş ve bu durum Türkiye’nin de bazı ön tedbirler almasını sağlamıştır. Alınan tedbirler şöyledir (TAEK 1 ,2006: 11):

    1. Çernobil kazası sonrası edinilen tecrübelere dayanılarak ülkemizin kuzey bölgesi başta olmak üzere çeşitli bölgelere “Radyasyon Erken Uyarı Sistemi” kurulması kararlaştırılmıştır. Gerekli cihazlar satın alınmıştır. Bu merkezler: Edirne, Ankara, İstanbul, Zonguldak, İnebolu, Rize, Giresun, Antalya ve Hopa’da kurulmuştur. Diğerlerinin kurulması için faaliyetler devam etmektedir. Bu sistemler havadaki radyoaktivite miktarının normal seviye üstüne çıkması halinde sinyal verecek ve gerekli tedbirler vakit geçirilmeden alınabilecektir.

    2. Çernobil kazası sonrası edinilen tecrübelere dayanılarak ülkemizin kuzey bölgesi başta olmak üzere çeşitli bölgelere “Radyasyon Erken Uyarı Sistemi” kurulması kararlaştırılmıştır. Gerekli cihazlar satın alınmıştır. Bu merkezler: Edirne, Ankara, İstanbul, Zonguldak, İnebolu, Rize, Giresun, Antalya ve Hopa’da kurulmuştur. Diğerlerinin kurulması için faaliyetler devam etmektedir. Bu sistemler havadaki radyoaktivite miktarının normal seviye üstüne çıkması halinde sinyal verecek ve gerekli tedbirler vakit geçirilmeden alınabilecektir.

    3. TAEK bünyesinde çevresel ölçümler amacıyla kullanılan cihazlar bütçeden yapılan ek yardımlarla gerek sayı gerekse kalite bakımından arttırılmıştır. Ankara ve İstanbul’da birer adet sabit, iki adet gezici olmak üzere toplam dört adet Vücut Yükü Sayım Sistemi satın alınmıştır. Bu sistemlerle Trakya ve Doğu Karadeniz Bölgeleri başta olmak üzere yaklaşık 10.000 kişinin vücudunda biriken aktivite miktarı ölçülmüştür.

    4. Çernobil kazası sonrasında ortaya çıkan en önemli sonuçlardan birisi yetişmiş eleman sayısının azlığıdır. Bu durumun giderilmesi için 1986 Kasım ayında eleman takviyesi yapılmış ve yapılmaya da devam edilmektedir. Ayrıca bu elemanlar için geleceğe yönelik eğitim programları hazırlanmıştır.

    5. Gelecekte bir radyasyon bulutunun ülkemizi etkilemesi halinde uygulanmak üzere “Tehlike Durumu Planı” hazırlıkları başlatılmış olup, hazırlanan plan çerçevesinde gerekli alt yapı ve organizasyonların ve bunlara ait talimatların hazırlığı sürdürülmektedir.

    6. Çernobil nükleer kazasını takiben gıda ürünleri ithalat ve ihracatında radyoaktivite analizleri yapılması zorunlu hale gelmiştir. Bu analizleri yapmak üzere; ANAEM ve Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi (ÇNAEM)’de mevcut analiz laboratuarlarından, ÇNAEM bünyesindeki modern cihazlarla takviye edilerek analiz kapasitesi arttırılmıştır.

    7. Fiskobirlik Genel Müdürlüğü’ne bir adet, Karadeniz Fındık ve Mamulleri İhracatçı Birlikleri’ne bir adet ve İzmir İhracatçı Birlikleri’ne bir adet olmak üzere toplam üç adet spektrometrik analiz laboratuarı kurulmuştur. Böylece bütün ithal ve ihraç olan gıda maddeleriyle gerekli görüldüğü hallerde iç piyasaya sürülen gıdalara ait numunelerin radyoaktivite analizleri bu laboratuarda yapılmaktadır.

    2.6. Alınan Dersler

    2.6.1. İşletimsel Konular

    Çernobil kazası, kendi türünde bir kazadır ve acil durumlara hazırlıklılık ve radyasyondan korunmada kusurlar bulunsa da, gelecekte kazalarda acil planlama amaçlı olarak referans alınmamalıdır (Burkart,1991: 27).

    Konusunda uzman ulusal yetkililerin ilk başlarda gösterdikleri tepkilerden bu büyüklükte bir kazaya hazırlıklı olmadıkları ve kaza olup biterken, çok önceleri almış olmaları gereken kararları almak zorunda kaldıklarını açığa çıkarmıştır (NEA, 2002: 121). Kesin olarak çizilmiş bir sınırlama üzerinde anlaşma olmadığından ve böyle bir sınır getirilmediğinden, bu bir çok kurumun karar alma sürecine katıldığını ortaya koymaktadır. Kazadan önce üstlenilmesi gereken sorumluluk ve yetkilerin sınırları çizilmiş olmalıydı. Koruyucu önlemlerin etkin bir biçimde uygulanabilmesi için daimi alt yapının yerinde olması ve tesisatının yapılmış olması gerekirdi. Bu gibi altyapı hızlı iletişim sistemleri, müdahale ekipleri ile izleme şebekesini içermelidir (NEA, 2002: 121).
    Sayfa Başına Dön

    2.6.2. Bilimsel ve Teknik Yönler

    Kazadan önce, bölgede yetişen bitkilerin ve hayvanların tümünün radyasyona dayanıklı olduğu düşünülmekteydi. Bu düşünce kazadan sonra da desteklendi. Kazanın, çam ormanlarıyla reaktöre yakın çevredeki huş ağaçları dışında radyo ekolojik etkisi görülmemiştir (NEA, 2002: 124).

    Kazayı takiben, iyot ve sezyumun atmosferden besin zincirine olan hareketlerini önceden kestirebilmek için çalışmalar yapılmıştır. Kontamine olmuş yiyecek, toprak ve teçhizat ile baş edebilmek için yeni teknikler geliştirilmiştir (NEA, 2002: 125).

    Bu kaza, nükleer güvenlik ve yönetimi konusunun ilerlemesine yönelik araştırmaların gelişmesini sağlamıştır (NEA, 2002: 125).

    Rusya’da hükümet her türlü kriz yönetimi hakkında bilgi edinebilmek için ulusal bir sistem yaratmaya karar vermiştir (NEA, 2002:125).
    Sayfa Başına Dön

    2.6.3. INEX Programı

    OECD ve Nükleer Enerji Ajansı (NEA), üye ülkelerin talepleri üzerine, nükleer kazalarda acil planlama, hazırlık ve yönetim konusunda çalışmalara başlamış; 1990’da Acil Durum Uzman Grubu’nu kurmuştur. Grup daha sonra NEA’nın Nükleer Acil Durum Çalışma Ekibi haline gelmiştir. Bu çalışma grubu, nükleer acil durumun olduğu bölgelerde yenilikçi düşünceler, yeni yaklaşımlar oluşturmak ve varolan prosedürleri geliştirmek fikirleri üzerine yoğunlaşmıştır (NEA, 2002: 126).

    Uluslar arası bağlamda ilk defa, nükleer kazaların sınır ötesi yönlerini araştırmak ve keşfetmek amacıyla, “INEX 1” adı altında 1993’te ilk uluslar arası nükleer acil durum tatbikatı yapılmıştır (NEA, 2002: 126). Bu sayede, uluslar arası topluluklar nükleer veya radyolojik acil durumlarda prosedürler, mekanizmanın işleyişi ve nükleer acil durum yönetimi hakkında bilgilendirilmiş ve bu konularda gelişme sağlanmıştır.

    1996 ve 1999 yılında “INEX 2” tatbikat serisi yapılmıştır. Bu program INEX 1’den daha donanımlıdır. Acil yanıt prosedürlerini ve var olan donanımı gerçek anlamda uluslar arası boyutta geliştirmek için yapılan ileri bir uygulamadır. Bu uygulama uluslar arası nükleer acil durum “tatbikat kültürü”nü yerleştirmiştir (NEA, 2002: 126). INEX 2 programı; acil durum planlaması, yönetimi, bilgi alış verişinin sağlanması, halk ve medyanın bilgilendirilmesi ve sınırlı, kesin olmayan bilgi hakkında karar verme konuları ile ilgili donanımların oluşmasını sağlamıştır. İletişim ve bilgi alış verişi alanlarında belirtilen eksiklikler INEX 2’nin en belirgin sonucudur (NEA, 2002: 126). Nükleer enerji yönetiminde önemli adımlar atılmıştır. “Nükleer Acil Durumlar İçin Denetleme ve Bilgi Yönetimi Stratejileri” adı altında yeni iletişim ve bilgi alış veriş stratejisi oluşturulmuştur.

    Ulusal düzeyde INEX 1 ve 2’ye birçok ülke katılmıştır. Burada sağladıkları deneyimlerle ülkelerindeki nükleer acil durum hazırlıklarını ve yönetimlerini geliştirmişlerdir.

    2002’de INEX 2000 organizasyonu gerçekleştirilmiştir (NEA, 2002: 127). Bu programda da diğerlerinden farklı olarak bir nükleer kazanın ardından hasarları telafi edebilmek ve sorumluluk almak konuları üzerinde durulmuştur. 2001 Kasım’ında NEA tarafından ileri nükleer acil durum aşamasında karar verme mekanizmaları hakkında çalışmalar yapılmıştır. INEX 3 programı da kontamine olmuş bölgelerde ileri kaza yönetimi hakkında araştırma yapmak amacıyla NEA tarafından başlatılmıştır (NEA, 2002: 127).

    Yapılan bu uygulamalara rağmen hala üzerinde çok çalışılmayan bölümler de bulunmaktadır. Örneğin nükleer kazalarda tepkilerin denetim altına alınması gibi. Birçok uluslar arası organizasyon bu konular üzerinde çalışmalar yapmaktadır.
    Sayfa Başına Dön

    2.6.4. Psikolojik ve Sosyolojik Programlar

    2.6.4.1. ETHOS Projesi

    ETHOS, kirlenmiş alanlardaki kişilerin yaşam koşullarını iyileştirmek amacıyla yeni metodolojiler arayan bir Avrupa projesidir (NEA, 2002: 128). ETHOS, ilk olarak Çernobil’e 200 km. uzaklıkta bulunan Beyaz Rusya’nın Olmany adlı kasabasında 1996–1999 arasında gerçekleştirilmiştir. Kasaba sakinlerinin yaşam kalitesinde artış, özellikle tarımda üretim ve radyasyondan korunma hakkında gelişmeler kaydedilmiştir. Bu bilgilendirmeler sonucunda yerel ekonomi de gelişmiştir. Ekonomik durum ve radyolojik anlamda bilgilendirme için ETHOS Projesi fizikçiler, hemşireler, tarım işiyle uğraşanlar, öğretmenler ve radyoaktivite ölçüm uzmanları tarafından günlük hayatta da devam ettirilip tamamlanmaya çalışılmıştır (NEA, 2002: 128). Bu proje tamamıyla gönüllülük ilkesine dayanmaktadır.
    Sayfa Başına Dön

    2.6.5. Türkiye’de

    TAEK’in resmi internet sitesinde (www.taek.gov.tr) verdiği bilgiler doğrultusunda:

    Kazanın hemen ardından doğal radyasyon düzeyindeki yükselmelerin tespit edilmesi üzerine TAEK tarafından ülke çapında bir radyasyon ölçüm programı başlatılmıştır. Bu program çerçevesinde Ankara ve İstanbul'daki TAEK’e bağlı merkezlerde başta Trakya bölgesi olmak üzere ülke genelinde çevresel örneklerin ve besin maddelerindeki radyoizotopların analizleri yapılmıştır.

    Bu ölçüm sonuçlarına göre temel gıda maddeleri olan et, süt ve mamulleri, sebze ve meyveler, baharatlar denetim altına alınmıştır. Buna paralel olarak; ülkemize ithal edilen tüm gıda maddeleri ile diğer gıda katkı maddelerine gümrüklerde yapılan radyasyon kontrolleri sonucunda yurda giriş izni verilmiştir.

    Radyasyondan etkilenen bölgelerde üretilen süt haricindeki tüm gıdaların AET limitlerinin altında radyoaktivite ihtiva ettiği tespit edilmiş, I–131 ile kontamine olmuş sütler ise tüm Avrupa ülkelerinde olduğu gibi peynir yapılarak I–131 tamamen yok oluncaya kadar bekletilmiştir. (İyot-131'in yarı ömrü 8 gündür).

    Mera hayvanlarının taze otla beslenmeleri engellenerek, saman ve suni yem gibi gıdalarla beslenmeleri sağlanmıştır.

    Doğu Karadeniz Bölgesinde üretilen fındıklarda; sıfırdan başlayarak AET ve Dünya Sağlık Teşkilatı sınırları civarında radyoaktivite tespit edilmiştir. Az bir miktar fındıkta ise bu sınırın aşıldığı belirlenmiştir. Ülkelerin ithalatlarında uyguladıkları sınırların birbirinden çok farklı olması dikkate alınarak, fındıklar aktivitelerine göre tasnif edilerek ihraç edilmiştir.

    Çay ürünlerinde ise; TAEK tarafından yapılan hesaplamalar ve AET kriterlerine göre, insan sağlığına zarar vermeyecek bir limit belirlenerek, çay paketleme fabrikalarında kurulan ölçüm sistemlerinde aktivitelerine göre tasnif edilerek 12500 Bq/kg'lık limiti aşan çaylar Çay Kurumuna ait depolarda Kurumun gözetimi ve denetiminde muhafaza altına alınmıştır. Bu miktar 58.000 ton civarındadır. Daha sonraki tarihte bu çaylar çay fabrikalarının bahçesinde hazırlanan yerlere gömülmüştür.

    1987 çay ürünlerinde aktivite düzeyi 3000 Bq/kg' ın altına düşmüştür. 1988 yılında 450–500 Bq/kg civarında, 1989 yılında ise 150–300 Bq/kg, 1990 yılı ve daha sonraki yıllarda ise bu değerler daha da azalmıştır. Ölçüm sonuçları 1988 ve 1989 yıllarında fındık, sebze ve meyve, et, deniz ürünlerindeki aktivite değerlerinin doğal düzeyde olduğunu göstermiştir. Kazadan sonra başlatılan ölçümler TAEK tarafından düzenli olarak sürdürülmektedir.

    Çernobil sonrası değerlendirmeler yapmak üzere başlatılan DPT projeleri çerçevesinde de Doğu Karadeniz ve Trakya Bölgesi topraklarında, deniz suyu ve sedimentlerinde, bu yörelerde üretilen çeşitli gıda maddelerinde araştırmaya yönelik ölçümler ve aynı proje çerçevesinde özellikle Doğu Karadeniz ve Trakya Bölgesinde seçilen gruplarda Tüm Vücut Sayım Sistemi ile kişisel taramalar yapılmıştır. TAEK ulusal ve uluslararası pek çok çevre projesini yürütmektedir.

    Ayrıca, Çernobil'in etkilerinin değerlendirilmesi amacıyla çeşitli ülkelerin ulusal ve uluslararası organizasyonları tarafından başlatılan çalışmalar kapsamında ülkemiz de verileri ve değerlendirmeleriyle yer almaktadır.

    Bugüne kadar yapılan ölçümlerde en yüksek ölçümler 1986 yılına ait değerlerdir. 1987 yılından itibaren ölçüm sonuçları hızla düşerek doğal düzeylere inmiştir.

    Uluslararası Radyasyondan Korunma Komitesinin en son 1990 yılında yayınladığı rapor ve 2690 sayılı Türkiye Atom Enerjisi Kurumu Kanunu gereğince çıkarılan ve 2000 yılında güncelleşen Radyasyon Güvenliği Yönetmeliği hükümleri gereğince; ülkemizde radyasyonla görevi gereği çalışanlar için tek yıllık radyasyon doz sınırı 50 mSv, 5 yılın ortalaması 20 mSv, halk için ise tek yıllık radyasyon doz sınırı 5 mSv, 5 yılın ortalaması 1 mSv olarak kabul edilmiştir (Kazanın olduğu yıllarda uluslararası kuruluşlarca ICRP ve IAEA tarafından önerilen değerler çalışanlar için yıllık 50 mSv, halk için yıllık 5 mSv olarak belirlenmişti).

    Karadeniz'de radyoaktivite ölçüm ve değerlendirilmesi ile ilgili olarak gerçekleştirilen en güncel uluslararası çalışma "Karadeniz'in Çevresel Değerlendirilmesi" isimli bölgesel teknik işbirliği projesidir. 1996–2004 yılları arasında altı Karadeniz ülkesi (Türkiye, Bulgaristan, Romanya, Ukrayna, Rusya Federasyonu ve Gürcistan) arasında yürütülen proje kapsamında, Karadeniz kıyı kentlerinde tespit edilen istasyonlardan, su, midye, kum, yosun ve bazı balık örnekleri sistematik bir şekilde alınarak analiz ve değerlendirmeleri yapılmıştır.

    Bu veriler; Karadeniz'de radyoaktivite seviyelerinin insan sağlığı, ekosisteme etkisi ve çevre güvenliği açısından bir risk oluşturmadığını göstermektedir.
    Sayfa Başına Dön

    3. BÖLÜM

    3.1. Sonuç

    Çernobil kazasının temel nedeni güvenlik kültürü eksikliğidir (NEA, 2002: 31). Sorumlular deney planlanırken ve uygulanırken işletme prosedürlerine uymamış, reaktörün tasarım özellikleri de kazanın boyutlarının büyümesine neden olmuştur (TAEK, Çernobil Serisi, 4.kitap: 23).

    Güvenlik kültürü; güvenlikle ilgili konularda kurum, kuruluş ve bireylerin güvenliğe öncelik tanıyan yapı, özellik ve tutumlarının bütünüdür (TAEK 4, 2006: 23). Nükleer güvenlikle ilgili sorumluluk taşıyan tüm kurum ve kuruluşlar; insan hatalarını önlemek, yapılanmalarının nükleer güvenliğe olumsuz etkilerini ortadan kaldırmak, nükleer güvenliğe olumlu katkı sağlayacak yapılanmalara imkân vermek ve personeline faaliyetlerinin her aşamasında tesis güvenliğine katkıda bulunacak davranışlar kazandırmak için bir güvenlik kültürü oluşturmalıdır. İlgili bütün kurum ve kuruluşlar, politika ve örgütsel yapılarını oluştururken nükleer güvenlik ile ilgili konulara öncelik vermelidir. Sorumlulukların sınırları ve iletişim yolları açık ve net bir şekilde ortaya konulmalıdır. Güvenlikle ilgili etkinliklerde kalite temini ve denetim sağlanmalıdır. Yeterli sayıda ve uygun niteliklere sahip personel istihdam edilerek, bu personelin güvenlik kültürünü benimsemesi ve özümsemesi sağlanmalıdır.

    Maalesef, esas olarak santralin nükleer olmayan kısmı ile ilgili olan testin yapılmasından sorumlu personel ile nükleer reaktörün çalıştırılması ve güvenliğinden sorumlu personel arasında tam olarak bilgi verişi sağlanmadan ve işbirliği yapılmadan bu test yürütülmüştür (TAEK 4, 2006: 23). Bu nedenle, test programında yeterli güvenlik önlemleri alınmamış ve işletme personeli elektrik testinin nükleer güvenlik göstergeleri ile bu testin olası tehlikeleri konusunda uyarılmamıştır. Çernobil Kazası’ndan nükleer endüstrinin aldığı en önemli ders nükleer reaktörlerin tasarımından işletmesine kadar tüm safhalarda güvenlik kültürünün ne kadar önemli olduğudur. Batı tipi reaktörlerde, benzeri bir kaza mümkün değildir (TAEK 4, 2006: 23). Çünkü radyoaktif maddelerin reaktör dışına çıkmasına sebep olabilecek herhangi bir kaza meydana gelse bile bu maddelerin çevreye yayılmasına engel olacak önlemler alınmıştır.

    SSCB, 1991 yılının Haziran ayında resmen dağılmıştır. Bu kopuşun ardında Çernobil’in de etkileri olduğu düşünülebilir. İlk olarak; Federasyon’un iki gün boyunca kazayı bütün dünyadan saklaması halk üzerinde çok olumsuz etkilere yol açmıştır. Halkın, hükümete olan güveni sarsılmıştır. Merkezi hükümete ve komünist sisteme karşı güvensizlik ve nefret, karşılık görme korkusu olmadan ilk defa bu kadar açık bir şekilde belirtilmiştir (NEA, 2002: 93). Üstelik olayı açığa çıkaran SSCB hükümeti değil, İsveç olmuştur. İsveç’te bulunan nükleer santral güvenlik sistemi çevrede radyoaktivitenin arttığına dair uyarı verince İsveç durumu Uluslar Arası Atom Enerjisi Ajans’ına (IAEA) bildirmiştir. İsveç’in verdiği bilgiler doğrultusunda IAEA tarafından yapılan çalışmalar sonucu radyoaktif bulutların çıkış noktasının SSCB olduğu anlaşılmış, daha sonra SSCB hükümeti olayı açıklamıştır. Ayrıca Çernobil, panik ve kaos durumlarının, olayın boyutunu nasıl değiştiğini gösteren iyi bir örnek olmuştur. Bunun yanında Rus halkında, kazanın neden olduğu biyolojik sorunlardan çok psikolojik sorunlar ve bunun neden olduğu fizyolojik hastalıklar (kalp damar hastalıkları) ortaya çıkmıştır.

    Çernobil olayın ekonomik boyutu da çok ağır olmuştur. Ukrayna’da devlet fonunun yılda %5-7 civarında bir kısmı hala Çernobil programlarına aktarılmaktadır. Beyaz Rusya’da ise 1991 ve 2003 yılları arasında Çernobil kaynaklı aktarımlar 13 milyar US $’dır (The Chernobyl Forum, 2005: 27). Kontamine olan bölgeler de çoğunlukla kırsal kesimdir ve tarım ekonominin ana sektörlerinden biridir. Üç ülkede (Ukrayna, Rusya ve Beyaz Rusya) toplam 784.320 hektar tarım alanında üretim durdurulmuştur (The Chernobyl Forum, 2005: 28). Radyolojik kısıtlamalar ve endişeler nedeniyle kaynaklar ve satışlar azalmıştır. Santralin kapatılması nedeniyle de enerji üretiminde azalma olmuştur. Kazanın bedelini tam olarak hesaplamak imkânsızdır; ancak yüzlerce milyar dolara mal olduğu söylenebilir (The Chernobyl Forum, 2005: 26).

    Yaşamakta olduğumuz çağ “Bilgi Çağı”dır. İnternet ise dönemin vazgeçilmez bilgi ulaşma aracıdır; ancak internette yayınlanan bilgilerin güvenilirliği tartışmalıdır. Taraflı, yeterli araştırma yapılmadan, duygusal yazılan pek çok kaynak bulunmaktadır. Çernobil konusunda da durum aynıdır. İnternette konuyla ilgili pek çok forumlar oluşturulmuştur ve bu yerlerde insanlar birbirlerine sürekli yanlış bilgiler aktarmaktadırlar. Bunun yanı sıra, bazı çevreci grupların bildirilerinde WHO, UNSCEAR gibi uluslar arası kuruluşların referansları bulunmaktadır. Fakat, çoğunda referans olarak alınan cümleler konu bütünlüğünden saptırılmış ve farklı şekilde ifade edilmiştir. Bütün bu nedenlerden dolayı yapılan bu araştırmada kaynak olarak uluslar arası basından birinci dereceden yararlanılmıştır. Bu da araştırmanın güvenirliliğini arttırmaktadır.

    Türk halkı da Çernobil Olayı hakkında yanlış bilgilendirilmiştir ve panik unsuru olayı karmakarışık bir hale getirmiştir. Türk hükümeti olayın sonuçlarını doğru bir şekilde halka açıkladığı halde, halkta devlete güvensizlik gözlenmiştir. Karadeniz halkı “radyasyonlu çayları içip kanser oldukları” fikrine kapılıp, çoğu durumda devleti suçlamıştır. Ancak burada da objektif bir bakış açısı benimsendiğinde akıllara şöyle bir soru gelmektedir: Türkiye’de Çernobil Olayı’ndan sonra Karadeniz’de üretilen çayların büyük bir kısmı yakılmış veya gömülmüştür. Neden fındıkla ilgili bir sorun ortaya çıkmamış ve üretilen fındıklar gömülmemiştir? Dünya fındık üretiminde Türkiye birinci sırada yer alarak üretimin %75’ini gerçekleştirmektedir. Çayda ise durum daha farklıdır. Çaykur’un resmi internet sitesinde verdiği bilgiler doğrultusunda (www.carkur.gov.tr) çay üretiminde % 28.3 ile Hindistan birinci, % 23.6 ile Çin ikinci, % 9.6 ile Kenya üçüncü, % 9.1 ile Sri Lanka dördüncü, % 6 ile Türkiye beşincidir ve % 23.4 ile diğer ülkeler sıralamayı takip etmektedir. Çernobil’den sonra Türkiye’de çaylarla ilgili sorun oluşunca çayların büyük bir kısmı (58.000 ton civarında) gömülmüştür ve o dönemde çay satışlarında ihracatta neredeyse durma gözlemlenmiş; yurt içinde de insanlar yabancı çaylara yönelmiştir. İşte tam da bu noktada insanın aklına farklı sorular gelmektedir: Acaba bu olayın arkasında farklı ülkeler, firmalar ve kuruluşlar mı bulunmaktadır? Birileri bu durumu kendi çıkarı için mi kullanmaktadır? Çernobil Olayı’ndan sonra yabancı çay şirketleri Türkiye pazarına yerleşmiştir ve bugün bile yabancı çaylara olan talep son derece açıktır.

    Çernobil Olayı’nın Türkiye üzerindeki bir başka sonucu da nükleer teknoloji karşıtlığıdır. Nükleer teknoloji de bilim çağının ürünlerinden biri olarak sayılabilir. Enerji üretimi başta olmak üzere sağlık, üretim gibi alan yelpazesi geniş bir teknolojidir. Dünya’da 27 Kasım 2006 itibariyle 442 nükleer santral çalışmakta olup, 28 tanesi inşa halindedir; 62 santralin siparişi verilmiş ve 161 tanesi de düşünülmektedir (www.world-nuclear.org). 442 santralin de yalnızca bir tanesi Doğu ülkelerinde bulunmaktadır (Pakistan). Ülkelerin nükleer enerji kullanım oranları da aşağıdaki şekilde verilmiştir (www.world-nuclear.org). Enerji ihtiyacının %80’ini nükleer enerjiyle sağlayan Fransa bu sıralamanın başında yer almaktadır.

    DÜNYADA "Nükleer Enerji" ORANLARI
    Dünya Ortalaması % 16
    OECD Ortalaması % 23
    AB Ortalaması % 32
    Fransa % 80
    A.B.D. % 20
    Belçika % 56
    Ukrayna % 49
    İsveç % 45
    Ermenistan % 35
    İsviçre % 32
    Bulgaristan % 44
    Japonya % 30
    Litvanya % 70
    Güney Kore % 45
    Rusya % 16
    Slovakya % 56

    Türkiye’de enerji sorunu yaşamakta olan bir ülkedir. Her yıl devlet bütçesinden önemli bir miktar enerji alımına gitmektedir. Bu yüzden dışa bağımlılık artmaktadır. Türkiye, doğal kaynak açısından zengin bir ülkedir ancak doğal rezervler de tükenmeye yüz tutmuştur. Aşağıdaki tabloda bazı yakıtların enerji değerleri verilmiştir. Tabloya göre 1 kg odundan 1 KWs enerji, 1 kg kömürden 3 KWs enerji, 1 kg petrolden 3 KWs enerji; bunun yanında 1 kg uranyumdan 50.000 KWs enerji ve 1 kg plutonyumdan 6.000.000 KWs enerji elde edilmektedir.

    Elimizdeki doğal kaynakları tamamen harcayıp tüketmektense alternatif yollar çok daha kullanışlı görünmektedir. Bunun yanı sıra ekonomik anlamda da gelişime çok ciddi katkıları bulunacaktır. Her şeyden önce dışa bağımlılık oranımız azalacak, belki de zamanla bitecektir. İşte tam da bu noktada akıllara tekrar bir soru gelmektedir: Acaba bazı güçler Türkiye’nin enerji alanındaki bağımlılığının devamını mı istemektedir? Türkiye’nin kendi ayakları üzerinde durmak istemesi başkalarını rahatsız mı etmektedir? Şu anda işleyen 442 santralin yalnızca birinin Doğu ülkesi olan Pakistan’da bulunup, geri kalan 441 santralin ABD ve Avrupa ülkelerinde bulunması da tesadüfî bir durum gibi görünmemektedir.

    Çernobil kazası, insanoğlunun karşılaştığı en büyük nükleer felakettir. Etkileri ve yankıları da çok büyük olmuştur. Ancak sağlık etkilerinden çok insanlarda psikolojik sorunlar görülmüştür. Kazanın insan hatasından kaynaklanması da olayın ayrı bir boyutudur. Bu araştırma da kazanın gerçek sonuçlarının yansıtılmasını ve yanlış bilgilerin düzeltilmesini amaç edinmiştir.

    Radyasyonun etkilerinin gözlenmesi açısından 20 yıl çok önemli bir süreçtir. Kazanın ilk günlerinde on binlerce kişinin radyasyon nedeniyle kanser olup ölmesi beklenirken, bugünkü bilimsel bulgular ve gözlemler bu durumu doğrulamamaktadır. Beklenmedik bir şekilde radyasyona bağlı olmayan sağlık sorunlarıyla psikolojik sorunlar ortaya çıkmıştır.

    Bu çalışma, kazanın 20. yılındaki bilimsel bulgulara dayanmakta güvenilirliği yüksektir. Çalışmada çoğunluğu son 10 yılda yazılmış uluslar arası kaynaklardan yararlanılmıştır.
    Sayfa Başına Dön

    3.2. Öneri

    Çevresel ve sağlık etkileriyle ilgili izleme ve değerlendirme çalışmaları sistematik bir şekilde yürütülmelidir. Bu çalışmalar sonucunda elde edilecek bulgular radyasyonun sağlık etkileriyle ilgili daha gerçekçi sonuçlara ulaşılmasına katkıda bulunacaktır.

    Böyle bir kazanın yönetimi ülkelerin pek çok kurum ve kuruluşuna sorumluluk yüklemektedir. Ülkelerin sağlık, sanayi, çevre, meteoroloji, ticaret ve benzer pek çok kuruluşunun bu tür kazalar için önceden hazırlıklı olması ve kaza anında ne yapacaklarının önceden programlanması gerekir. Burada en önemli nokta halkın nükleer ve radyasyonla ilgili konularda bilgilendirilmesi ve bilinçlendirilmesinin sağlanmasıdır. Bilinçli ve güvenlik kültürü gelişmiş bir toplum, yanlış haberlere itibar etmeyecek, gereksiz kargaşa ve panik yaşanmayacaktır. Bu konuların ilk ve orta öğrenimde müfredat programlarında yer almasının çok önemli olacağı değerlendirilmelidir.
    Sayfa Başına Dön

    KAYNAKÇA

    Burkart,W. (1991) Assessing Chernobyl’s Radiological Consequences, Nuclear Europe Worldscan

    Nuclear Energy Agency (NEA) (2002) Chernobyl: Assessment of Radiological and Health Effects, 2002 Update of Chernobyl: Ten Years On

    Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (2006) Çernobil Serisi No:1, Ank:TAEK

    Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (2006) Çernobil Serisi No:2, Ank:TAEK

    Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (2006) Çernobil Serisi No:4, Ank:TAEK

    Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (2006) Çernobil Serisi No:5, Ank:TAEK

    Türkiye Atom Enerjisi Kurumu (2006) Çernobil Serisi No:7, Ank:TAEK

    The Chernobyl Forum (IAEA, WHO, FAO, UNDP, UNEP, UN-OCHA, UNESCAR, World Bank Group) (2005) Chernobyl’s Legacy: Health, Environmental and Socio-economic Impacts, Vienna

    UNSCEAR (2000) Report to the General Assembly, Sources and Effects of Ionizing Radiation, United Nations Scientific Committee on the Effects of Atomic Radiation

    T.R. Lee, Environmental stress reactions following the Chernobyl accident, One Decade After Chernobyl accident, Summing up the consequences of the accident. Proceeding of an International Conference, Vienna, 1996 STI/PUB/1001.IAEA, Vienna, 1996, pp 238-3IO.

    Sjoberg, Drottz (1987) Psychological Reactions to Cancer Risks After the Chernobyl Accident, Mod. Oncol. Tumor. Pharmacother

    United Nations Scientific Committee on the Effects Of Atomic Radiation (UNSCEAR) (1988) Report to the United Nations

    WHO (1990) The Effects on the Thyroid of Exposed Populations Following the Chernobyl Accident, A Report on a Symposium: Chernikov, 3-6 December 1990, EUR/ ICP/ CEH/ 101, WHO Regional Office for Europe, Copenhagen

    IAEA, WHO, UNDP (2005) Çernobil: Kazanın Gerçek Boyutu, 20 Yıl Sonra Bir BM Raporu, Kesin Cevaplar ve Yaşamların Onarılabilmesi İçin Yollar

    Yu.A. Aleksandrovskij (1989), Psychoneurotic Disorders Associated With The Chernpbyl Accident, Medical Aspects Of The Chernobyl Accident, TECDOC 516, IAEA, Vienna

    Uluslar Arası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA), Dünya Sağlık Örgütü (WHO) (2005) Çernobil: Kazanın Gerçek Boyutu

    Murphy, M., Allen, P. (1998) The Influence of Social Psychological Factors on Behaviour, Stres and Dose in Chernobyl Affected Areas, 1998 Annual Conference “Risk Analysis: Opening The Process” Paris, October 11-14, SRA Europe