Kyoto Küresel Eşitsizliği Arttıracak

KYOTO KÜRESEL EŞİTSİZLİĞİ ARTTIRACAK
Doç.Dr. Doğan Yaşar
Dokuz Eylül Üniversitesi Deniz Bilimleri ve Teknolojisi Enstitüsü
USİAD Sanayi ve Teknoloji Politikaları Çalışma Grubu

Günümüzden 10 yıl önce Japonya’nın Kyoto kentinde yapılan toplantı ile uygulamaya sokulmaya çalışılan Kyoto antlaşması, insan kaynaklı küresel ısınmanın ön plana çıkarıldığı ama arka planında gelişmiş ülkelerin teknoloji satmak için oluşturmaya çalıştığı bir pazar kavgasıdır. Kyoto, sözde insan kaynaklı küresel ısınmayı durdurabilmeyi amaçlayan dünyada bugüne değin yapılmaya çalışılan en büyük ticaret antlaşmasıdır. Dünyada ısınmaya neden olduğu iddia edilen gazların dörtte üçü ABD, Almanya, İngiltere, Çin, Rusya, Japonya gibi büyük sanayiye sahip 8-10 ülke tarafından atmosfere salınıyorken bu konuda dünyadaki tüm ülkeleri bir masa etrafına toplama çabaları bu antlaşmanın pazar odaklı bir antlaşma olması konusundaki kuşkuları doğrular niteliktedir. Kyoto antlaşmasının yürürlüğe girmesi ile uygulanacak çevre teknolojileri konusunda Almanya diğer ülkelere göre daha ileridir. Nitekim 2007 yılının Haziran ayında yapılan G-8’ler toplantısında ABD’nin masaya getirdiği “post Kyoto” değişiklik önerileri Almanya tarafından hemen reddedilmiştir. Ortada “küresel ısınma” adı altında ama henüz paylaşımı yapılamayan çok büyük ticaret pastası vardır ve az gelişmiş ve gelişmekte olan ülkeler de antlaşmaya dahil edilerek pasta büyütülmeye çalışılmaktadır.

Kyoto Küresel Isınmayı Durdurabilir mi?
Dünyada atmosferde değişik gazlar bulunmaktadır. Bu gazların toplamının %78.1 Nitrojen, %20.9’u da Oksijendir. Geriye kalan %1’ini de, sera gazları da dediğimiz CO2 ve Metan gibi ısıtıcı ile Sülfür gibi (literatürde termostat gazlar denir) soğutucu dediğimiz gazlar oluşturur. İşte iklimsel değişiklerin nedeni, atmosferde %1 civarında olan bu gazların oranlarının, kendi içlerindeki çok küçük değişimlerdir. Bu gazlardan CO2 dünyada, tarihsel süreç boyunca (son 250 milyon yılda) 180 ppm ile 2.000 ppm arasında değişen bir gazdır. Halen bu gazın oranı 380 ppm civarındadır. Ayrıca dünyanın yakın denilebilecek tarihine baktığımızda, dünyadaki ortalama sıcaklığın 12 ile 25 0C arasında değiştiğini görürüz. Halen, şu an dünyadaki ortalama sıcaklık da 14.7 0C civarlarındadır. Bu gözle baktığımızda biz şu an çok serin bir dönemde yaşıyoruz.

Atmosferde toplam %1 oranında bulunan gazlardan, “sera” gazlarının (CO2) oranı artıp, termostat gazlarının (Sülfür) oranı düştüğünde dünya “ısınma” dönemine girer. Bunun tersi olduğunda da, yani sera gazları azalıp, termostat gazlarının arttığı zamanlarda da “soğuma” dönemine girer. Ve hiçbir zaman dünyamız sabit bir sıcaklıkta olamaz. Dünya ya “ısınma döneminde” ya da “soğuma döneminde” olur ve şu an biz majör dönem olarak, 18.000 yıldan bu yana, küresel ısınma dönemi içindeyiz. Bu majör soğuma ve ısınma dönemlerinin kendi içlerinde de birçok mikro soğuma ve ısınma dönemleri ile kurak ve nemli dönemler de yer alır.

İnsan eliyle salınan gazların miktarlarını düşürerek çevre kirliliğini azaltmak mümkündür ancak dünyanın majör ısınma ve soğuma dönemlerini değiştirmek mümkün değildir. Küresel iklim değişimleri, başka dinamikler nedeniyle gerçekleşmektedir. Bu dinamiklerden en önemli üç büyük faktör aşağıda özetle anlatılmıştır.

Levha Tektoniği (Kıtaların Hareketleri)
En büyük ve iyi bilinen (çalışılmış) iklim döngüsü 500 milyon yıllık zaman birimidir. Bu zaman birimi, kıtaların birleşmesi, ayrılması ve yeniden birleşmesi sürecini kapsar ve her 500 milyon yılda bir gerçekleşir. Kıtaların birleşmesi sonucu, karaların soğuması daha uzun sürede gerçekleştiğinden dünyada sıcaklık artar ve maksimum birleşmede ortalama sıcaklık 23-25 0C civarına kadar çıkar yani günümüzden 10 0C'ye kadar daha sıcak olur (günümüzdeki ortalama sıcaklık 14.7 0C). Kıtalar birbirinden uzaklaşmaya başladığında ise ortalama sıcaklıklar düşer ve maksimum ayrılmada ise dünya ortalama sıcaklığı 11-12 0C civarında olur. Halen yaşadığımız dönemde, okyanuslardaki akıntı sistemleri dünyanın dört bir tarafına kıtaların arasından giderek sıcaklığı regüle ederler. Bu nedenle, kıtalar daha serindir. Yani şu an 5 ana kıta bulunmakta ve akıntı sistemleri bu kıtalar arasında ve çevrelerinde dolaştıkları için sıcaklığı çok çabuk düşürmektedirler. Ancak, kıtalar birleşip tek bir kıta haline geldiğinde (bu tek kıtaya Pangea denir ve şu an biz Dokuzuncu Pangea dönemini yaşıyoruz), arada akıntılar olamaması nedeni ile dünyadaki karaların güneşten aldığı enerjiyi soğutması çok daha geç olur.

Dünyanın Güneş ve Kendi Etrafında Dönüşü
Bilim dünyasını bu döngülerle Yugoslav bilim adamı Milankovitch tanıştırmıştır ve Milankovitch döngüleri olarak bilinirler. Milankovitch döngüleri, dünyanın gerek kendi ve gerekse güneş etrafındaki dönüş parametrelerinin değişimidir. Dünya, bu döngü içerisinde majör olarak, ortalama her 100.000 yılda ısınma ve soğuma dönemini yaşar. Majör soğuma dönemlerinde "buzul dönemi" (ice age) dediğimiz uzun süreli kurak dönemler yaşanır ve buzulların artması nedeni ile deniz seviyeleri 120 metre kadar aşağıya düşer. Küresel ısınma dönemlerinde de buzullar erir ve deniz seviyeleri yükselir. Dünyanın yaşadığı en son majör buzul dönemi 18.000 yıl önce bitmiştir ve dünyamız halen küresel ısınma dönemini yaşamaktadır. Ayrıca 100.000 yıllık bu döngünün içerisinde 41.000 yıllık ve 23.000 yıllık daha küçük döngüler yer alır. Bunlardan 41.000 yıllık değişimin nedeni tilt açısındaki değişimlerdir. Dünyanın tilt açısı 21.5 ile 24.5 arasında değişir ve tilt açısı büyüdükçe dünyanın güneşten aldığı enerji azalır ve dünya soğumaya başlar, tilt açısı azaldıkça da dünyanın güneşten aldığı enerji artar ve dünyamız ısınır. Halen günümüzdeki tilt açısı 23.44 0C olup azalma eğiliminde yani sıcaklık artışı eğilimindedir. Dünyanın "topaç" gibi dönmesinden dolayı oluşan diğer döngü ise 23.000 yıllıktır. Bu sürecin yarısında kuzey yarımküre güneşe daha yakın, diğer yarısında da güney yarımküre güneşe daha yakın döner.

Bilim dünyası ileriye dönük tahminlerin yapılabilmesi için Kuvaterner dönemine odaklanmış ve son 500.000 yılda su seviyelerinin 5 defa ~100 metre dolaylarına düştüğünü zaman zaman da günümüz seviyesinin üzerine çıktığı fauna, flora ve delta hareketleri üzerine yapılan çalışmalarla belgelenmiştir.

Son yüzyılın ilk yarısında gelgit-ölçer verilerine dayanılarak yapılan bir çalışma günümüzdeki deniz seviyesi yükselmesinin ~1.1mm/yıl olarak belirlemiştir. Büyük buzul ve buzul arası (major glacial and interglacial periods) dönemler olarak adlandırılan bu deniz seviyesi dalgalanmaları süresince, küçük buzul ve buzul arası (mini glacial and interglacial periods) olarak isimlendirilen dönemlerin çok fazla olarak bulunması deniz seviyesinin sürekli değiştiğinin bir göstergesidir.

Güneş Patlamaları
Güneş patlamaları dünyanın ana enerji kaynağını oluşturur ve ortalama 11 yıllık döngüler halinde hareket ederler. Galile (1546-1642) tarafından fark edilen bu patlamalar yine kendisi tarafından izlenmeye başlanmış ve bulguları 1613 yılında yayınlamıştır. Güneşteki bu patlamaların düzenli olduğunu fark eden ilk kişi ise 1843 yılında Samuel Heinrich Schwabe olmuştur.

Söz konusu olan güneşteki patlamalar çok düzenlidir ve güneşin ekvatorunun alt ve üst enlemlere doğru düzenli olarak artarak devam eder, ortalama 11 yıl sonunda da aniden azalır ve patlama sayıları 200'lerden 20'lere kadar düşer. Bu patlama şekline bilimde "kelebek modeli" denir. Patlama sayılarının ve alansal büyüklüklerin arttığı dönemlerde sıcaklıklar ve yağışlar artar. Patlamaların alansal büyüklükleri zaman zaman dünyanın 6 katı kadar olabilir.

Güneş patlamaların azaldığı dönemlerde hava soğur ve yağışlar azalır, arttığı dönemlerde ise yağışlar artar. Teleskop kullanılarak güneş leke gözlemlerinin yapıldığı 17 yüzyılın sonları ile 18. yüzyılın başlarında güneş patlamalarının çok az görüldüğü kayıtlara geçirilmiştir. Bu dönemde dünyada "mini buzul çağı" yaşanmıştır. Özellikle, 1940'lı yıllardan sonra patlamaların sayısal ve alansal olarak artması sonucu, sıcaklıkların ve yağışların birlikte arttığı Devlet Meteoroloji ya da NASA verilerinden görülebilir. Bu gözlem güneş patlamalarının iklimler üzerinde ne kadar önemli olduğunun göstergesi olup, özellikle biz insanların yaşam sürelerindeki kısalık göz önüne alındığında, yaşamımızı etkileyen en önemli iklim faktörü olarak kabul edilebilir.

Sıcaklık ve Yağışın Ayrılmaz Birlikteliği
Sıcaklık arttıkça yağışlar artar, sıcaklıklar azaldıkça da yağış azalır. Çünkü yağışın ana faktörü buharlaşmadır, dolayısı ile sıcaklıktır; sıcaklık ve yağış birlikte artar ve birlikte düşerler. NASA’nın dünyanın son 100 yıldaki sıcaklık ve yağış anomalileri ile Türkiye’nin sıcaklık ve yağış verileri incelendiğinde, yağışların sıcaklık ile arttığı görülebilir. İklimle ilgili geleceğe yönelik öngörülerde bulunabilmek için öncelikle sıcaklık tahminleri yapmak gerekir. Bu tahminlerde, eğer sıcaklığın düşeceğini öngörülüyorsa yağışların azalacağı, eğer sıcaklığın artacağı öngörülüyorsa yağışların artacağı belirtilir. Örneğin, Devlet Meteorolojinin verilerini dikkatlice incelendiğinde, özellikle 2003’lerden sonra Türkiye’de bir sıcaklık düşüşü olduğunu, 2007 kış sıcaklıklarının ortalamaların da yaklaşık bir derece altında olduğunu görülebilir. Günümüzde, buğday başta olmak üzere hububat fiyatlarının ana artış nedeni de bu sıcaklık düşüşüdür. Sıcaklık, Yağış ve Verimlilik ayrılmaz bir üçlüdür. Gerek görsel ve gerekse yazılı basında, son beş yıldan bu yana, 2010’lu yıllara girerken ciddi bir kuraklık olacağını ve bunun da su başta olmak üzere tarımsal ve denizel ürünlerde azalmalara yol açacağını, boşalacak olan barajların da 2012’lerden sonra yeniden dolacağını defalarca belirttim. Çünkü iklimler rastgele doğa olayları değil, aksine son derece düzenli diyebileceğimiz doğa olaylarıdır. Geçtiğimiz 2007 yılının yaz sıcaklıklarının aşırı olmasının nedeni ise “El Nino” (Pasifik’in aşırı ısınması) idi. Günümüzde, yani 2008 yılında ise “La Nina” (Pasifik’in aşırı soğuması) nedeni ile yaz sıcaklıkları biraz daha ortalamalara yakın geçmektedir.

Küresel ısınma dönemlerinde küresel yağış miktarının da artması kısa ve uzun dönem istatistik verileriyle de saptanabilen bir bilimsel gerçekliktir. Isınma dönemlerinde yağışların dağılımındaki anomalilere bağlı olarak lokal yağış azalmalarının görülmesi bu gerçekleri değiştirmez.

Türkiye ve Kyoto
Türkiye'nin 1990 yılı itibariyle karbon gazı emisyon miktarı 170 milyon tondur ve bu rakam 2004 yılında yaklaşık 296 milyon tona çıkmıştır. Eğer Türkiye protokolü şu an olduğu gibi kabul ederse, 2012 yılında emisyonunun, 1990 değerinin %5 altına, yani 160 milyon tona düşürülmesi gerekmektedir. Halen 300 milyon ton olan karbon emisyonumuzun, dört yıl içinde nasıl yarıya düşürülebileceği ayrı sorun olarak karşımıza çıkmaktadır.

Türkiye’nin karbon emisyonu yaratan ana kullanım alanları elektrik üretimi, sanayi ve taşımacılıktır. Türkiye’nin karbon emisyonunun %72’si elektrik üretiminden kaynaklanmaktadır; geri kalan %28’lik payın %13’ü taşımacılık, %15’i ise sanayi kökenlidir. Taşımacılık nedeniyle yapılan karbon emisyonunun (toplamın %13’ü) ilk aşamada düşürebilmesi çok olası gözükmemektedir. Taşımacılık sektörünün karayolundan demiryoluna kaydırılması çok büyük alt yapı yatırımlarına gerektirmektedir. Aynı şekilde sanayinin karbon emisyonunun (toplamın %15’i) azaltılmasının marjinal faydası da az olacaktır. Bugün Türkiye, birim mal üretimi için Japonya'nın dört katı, AB ülkelerinin de iki katı daha fazla enerji kullanmaktadır. Diğer bir deyişle sanayimizdeki makineler teknolojik olarak geridir ve çok enerji harcamaktadır. Fazla enerji harcayan tüm bu alt yapının değişmesi gerekecektir. Tüm bunlar da büyük maliyetler gerektiren değişimler olacaktır. Tüm bu nedenlerle Türkiye öncelikle, elektrik enerjisi konusunda ciddi bir plan yapmalı ve %70’lerin üzerine çıkan fosil yakıtlardan elde ettiği elektrik enerjisini aşağılara çekerek, enerjisini çeşitlendirme yoluna gitmelidir.

Sonuç
Kyoto antlaşmasının yürürlüğe girmesiyle tüm ülkeler yine aynı şekilde sanayide, başta enerji ve filtre olmak üzere, geliştirilecek olan her türlü daha az enerji harcayan teknolojiyi kullanmak zorunda kalacaklardır. Fosil yakıtların azaltılmasının hedeflendiği ve bu nedenle çevre dostu gibi görülen bu antlaşma imzalandıktan sonra, ülkeler daha az enerji harcayan yeni teknolojileri satın almak zorunda bırakılacaklardır. Yeni çevre teknolojilerini satın alacak kaynakları olmayan ülkeler için ise gelişmiş ülkeler “teknoloji yardımı” adı altında bir uzun vadeli kredi sisteminin alt yapısını şimdiden hazırlamaktadırlar. Dünyada herkese yetecek kadar kaynak bulunmadığını öne sürenler, herkese yetecek kadar kredi açacaklardır.

Ancak Türkiye de, AB ve ABD’nin antlaşması ile birlikte, bu antlaşmaya imza atmak durumunda kalacaktır. Bu nedenle Türkiye, kaçınılmaz olarak imzalayacağı, Kyoto Protokolünden nasıl avantajlı çıkacağının hesaplarını yapmalı ve bu konuda belirleyeceği hedeflere yönelik detaylı çalışmalara hemen başlamalıdır.

İşin doğrusu Hindistan’ın efsanevi lideri Mahatma Gandi’nin dediği gibidir: “Dünyada herkese yetecek kadar kaynak var, ancak herkesin hırsını karşılamaya yetecek kadar değil”.