Türkiye'nin Nükleer Reaktörlere İhtiyacı Var mı?

Nükleer Teknoloji Bilgi Platformu

Türkiye'nin Nükleer Reaktörlere İhtiyacı Var mı?
Ömer ERSUN - Büyükelçi (E)
omerersun@gmail.com


İsviçre'deki Beznau nükleer güç santrali, nükleer enerjinin çevreyle barışık olduğunun en iyi örneklerinden biri.

Ülkemizde nükleer santral kurulması, T.B.M.M.'nin geçtiğimiz Kasım ayında sessiz sedasız denebilecek bir ortamda süratle kabul ettiği bir Kanun'la, yasal olarak karara bağlandı. Bu yazıda kısaca şu soruların yanıtları aranmaktadır:

1) Nükleer teknolojiye hâlen sahip ülkelerin geçirdiği tecrübelerin ışığında bu kararın özü, hâkim niteliği (ekonomik, teknik, siyasî, stratejik vb.) nasıl yorumlanmalıdır?
2) Yabancı medyayı izleyenler bazı çevrelerin seslendirdiği nükleer enerji aleyhtarlığının farkındadır. Bu olguyu objektif bir yaklaşımla nasıl değerlendirmeliyiz?
3) Nükleer silahlarla, nükleer reaktörler arasında nasıl bir bağlantı kurulabilir?
4) Dünya'daki nükleer enerji piyasasının temel özellikleri nelerdir?
5) Çıkarılan Kanun ve yayınlanan kriterler ne ölçüde amaca hizmet edecektir?

Bu soruların yanıtları, bir bütün olarak, okuyucunun başlıktaki temel soru hakkında kişisel bir karara varması için yeterli olacaktır.

 

Başlarken, nükleerin kendi mesleğimi ilgilendiren yönleri üzerinde uzmanlaşmış ve daha çok Türkiye dışında olup bitenlerin ülkemize yansımalarıyla uğraşmış bir diplomat olarak, bu konunun son aylarda ele ahms, bigiminden üzüntü duyduğumu vurgulamam gerekiyor. Mevcut görüntü, bizden çok geri bazı ülkeleri hatırlattığı için onuruma dokunuyor, kabul edemiyorum. Bir iki çarpıcı örnek, ne demek istediğimi somutlaştıracaktır. "Nükleer Karşıtı Platform" Türkiye Atom Enerjisi Kurumu'nu (TAEK), hem deyazılı olarak, bir "tercüme kanun"un sorumlusu olmakla suçluyor. TAEK, yabancı dilde Türkiye için hazırlanmış bir kanun metnini nereden bulsun da, tercüme etsin? Maksat açık: "dışardan tâlimat alıyor, yabancı çıkarlarına hizmet ediyorsunuz" demek istiyorlar. Bu kadar ağır bir suçlama, kesin kanıt olmadan, bu kadar rahat nasıl yapılabilir. Daha da kötüsü var. Istanbul Elektrik Mühendisleri Odasını temsilen bir kişi, televizyona çı kıp "nükleer enerjiyi savunanlar vatan hainidir"(!) deyiveriyor. Bu ölçüsüz kişi, Türkiye'de böyleyse İngiltere'de, Fransa'da, hattâ Finlandiya'da da ne kadar çok insanı vatana ihanetle suçlamakta olduğunun farkında mı? "Tercüme" ithamının sahiplerinin var-sayımına göre, çokuluslu büyük şirketlerden biri, kendi çıkarlarına uygun bir kanun taslağı hazırlatıp TAEK'e tercüme için vermiş oluyor. Taslak yabancı bir büyük şirketten gelseydi, başından beri bu kadar kusurlu ve eksik olur muydu? Çokuluslu şirketlere kızabablirsiniz ama işlerinde gayrı ciddî olduklarını söyleyemezsiniz. Bunlardan biri para yatıracağı işi, yürümeyeceği kesin ve sorun çıkaracağı baştan belli bir mevzuatla riske atmak ister mi? Benim, bürokratik düzeydeki yasal hazırlığım öz be öz "yerli" olduğu hususunda hiç kuşkum yok. Aksi halde bu kadar alaturka olmazdı.

Nükleer reaktör, nükleer sanayi kurmanın ve ülkeye nükleer teknoloji getirmenin ilk adımı ve olmazsa olmazıdır. Barışçı nükleer teknolojiye sahip bir Türkiye, uluslararası ilişkilerde bugünkünden bambaşka bir şekilde algılanacaktır. Zira, ancak yüksek teknolojiyeadım attığınızda, birinci sınıf devletler kategorisinin kapısını aralarsınız.

Ülkemizde nükleer alanda hayattaki akademisyenlerin duayeni Profesör Özemre teknik kusur ve eksiklerin analizini ayrıca hazırlamakta olduğu için ben meseleye farklı bir açıdan yaklaşıyorum. Türkiye'deki tartışmalarda, her düzeyde ve kademede içe dönük bir yaklaşım egemen. Sanki dış dünya yok, biz ayda yaşıyoruz. Hükûmetin kararını uygulamaya aktarma sorumluluğunu taşıyanlar dahi öyle beyanlarda bulunabiliyor ki, hayretler içinde kalıyorum. "Biz acaba ne yaptığımızı biliyor muyuz, nasıl bir yola girmekte olduğumuzun farkında mıyız?" diyorum. Çünkü uluslararası ilişkilerde hiç şakası olmayan en netâmeli konu nükleerdir. İşin bu yönüne biraz ışık tutabilmek için kendi kendime yönelttiğim beş sorudan ilk dördünü, örneklerle etraflıca yanıtlamaya kalksam, bu makaleyi bir kitap hacmine çıkarmam gerekir. Şimdilik, her soru için bir kaç paragraflık çok kısa yanıtlarla okurlara bu konularda düşünme, okuma, araştırma dürtüsü verecek, meraklarını uyandıracak bazı ipuçları sunmak amacındayım.

1. Nükleer Santral Nedir, Ne Değildir?
T.B.M.M.'de 9 Kasım 2007'de kabul edilen "Nükleer GÜÇ Santrallarının Kurulması, İşletilmesi ve Enerji Satışı" hakkındaki 5710 sayılı Kanun ülkede nükleer enerji konusunda "küçük çapta" bir tartışma başlattı. Nükleer enerjiye karşı olan kişi ve kuruluşların bazı protesto girişimleri de olmasa, Türk halkı bizden başka dünyanın herhangi bir demokratik ülkesinde heyecan yaratacak ve sert tartışmalara yol açacak fevkâlade önemli bir konuda bir adım atıldığının farkında bile olmayacaktı. Esasen, büyük medya insana "acaba petrol lobisinin mi etkisindeler?" dedirtecek kadar bu konuyu gözardı etmeye eğilimli. Az sayıdaki tartışma programı, izleyici sayısı daha kısıtlı, yerel denebilecek TV kanalları tarafından düzenlendi. Özel ve büyük TV kanalları diziler, yarışmalar ve televole tipi programlardan zaman ayırıp, "bu çok önemli bir konu; halkımızı aydınlatmamız gerek" demediler. Devletten de bir kamuoyu oluşturma çabası gelmedi. Bu tartışmalı, hassas konuda halkın desteği aranmadı. Oysa, nükleer sanayi kurma girişimi, bütün dünyada fevkâlade önemli politik bir karar, stratejik bir tercih olarak algılanır. Siyaset ve diplomasinin kulisleri hareketlenir, konu kamuoyunun öncelikli meselesi hâline gelir. Hüzünle görüyorum ki ülkemizde bu konu, alelâde bir termik santral kurmakla eşdeğerde tutuluyor.

Nükleer sorunsalının uluslararası düzeydeki perde gerisi çekişmeleri ve stratejik tartışmalarına meslek hayatmm onemli bir bölümünde tanık olmuş, NATO içi üst düzey en gizli toplantılara tek temsilci olarak katılmış, uzun bir zaman diliminde Cumhurbaşkanı ve Başbakan düzeyinde özel brifingler vermiş ve 1980'lerin ilk yarısında Doğu-Batı arasında bu alanda şiddetlenen çekişmeyi Dışişleri adına her ay Millî Güvenlik Kurulu önünde değerlendirmiş bir diplomat olarak tartışma götürmez bir gerçeği en yalın ifadesiyle vurgulamam gerekiyor: nükleer reaktör kurulması kararını, yalnızca elektrik enerjisi üretmenin mukayeseli şartları açısından değerlendirmek gerektiğini düşünenler fena halde yanılıyor. Dünyada neler olup bittiğinden habersiz olduklarını söylersem haksızlık etmiş olmam. Zira, onlar ne düşünürse düşünsün, yabancılar bu olaya onlardan çok farklı bakıyor. Nükleer reaktör, nükleer sanayi kurmanın ve ülkeye nükleer teknoloji getirmenin ilk adımı ve olmazsa olmazıdır. Barışçı nükleer teknolojiye sahip bir Türkiye, uluslararası ilişkilerde bugünkünden bambaşka bir şekilde algılanacaktır. Zira, en kısa bir deyişle, ancak yüksek teknolojiye adım attığınızda, birinci sınıf devletler kategorisinin kapısını aralarsınız. Tekstil, otomotiv veya beyaz eşya üreticiliğiyle yetinen bir ülke, kapı aralığında beklemeye mahkûmdur. Nükleer sanayi bu bakımdan en önemli ölçütlerden biridir. Kore'ye bakınız, çeyrek yüzyılda nereden nereye geldi. Ben 20. yüzyılın son yıllarında Ottava'da Büyükelçiyken, Kanada'nın da katıldığı nükleer santral ihalemizi akamete uğratmak için medyada ve parlamento nezdinde canhiraş gayretler sarfeden Rum-Yunan-Taşnak koalisyonu ve onyargih Türkiye düşmanlarının ileri sürdükleri göstermelik gerekçeler bir yana1, asıl kaygıları neydi acaba? Lütfen bir düşününüz.

Çevreci hareketin kurucu öncülerinden James Lovelock ve Patrick Moore gibi kişilikler, çevreci yazar Bruna Comby öncülüğünde kurulan "Nükleer Enerjiye taraftar Çevreciler" örgütünün internet sitesinde, çevreci hareketin nükleer enerji karşıtlığını "yüzyılın en büyük hatası ve kavrayışsızlığı" olarak niteliyorlar.

Nükleer sanayi kurmak için 40 yıldır süren gayretlerimizin yegâne müspet sonucu ülkemize, bir avuç da olsa, çok değerli atom mühendisleri ve hocalar kazandırmak oldu. Bu bilim insanları, 20. yüzyılın sonunda giriştiğimiz üçüncü tecrübede bürokrasinin yanlışlarıyla, siyasetin koalisyon hesaplarına mağlup oldular. Onların mağlubiyeti, Kanada'da benim karşıma dikilen Rum-Taşnak-Yunan koalisyonunun zaferiydi. Önde gelenlerini zamanın Yunan Hükûmeti madalya ile ödüllendirdi. Bugün dördüncü denemeye girişirken söz konusu akademisyenlerimizin oluşturduğu beyin sermayemizi en verimli şekilde kullanmak, bu defa başarılı olabilmemizin ön koşuludur.

Böylece, ilk sorunun yanıtına ilişkin bazı ipuçlarını vermiş bulunuyoruz. Özetle Hükûmet, son kırk yıl içinde üç kere başarısızlıkla sonuçlanan bir girişimi dördüncü kez yenilemek gibi güç bir işe girişmektedir. T.B.M.M.'nin bu kararı, Devletimizin âli çıkarlarını doğrudan etkileyecek fevkâlade önemli siyasî-stratejik bir karardır ve ekonomik, teknik, teknolojik boyutları bu temel gerçeğin ışığında yorumlanıp, değerlendirilmelidir. Tabiî, gönül isterdi ki böylesine yaşamsal bir adım, marjinal unsurlar hariç, iktidar muhalefet tüm siyasî partilerimizin katkıda bulunduğu bir millî mutabakat sonucu karara bağlansın.

2. Nükleer Enerji Aleyhtarları Haklı mı?
Bu konudaki tartışma, iki cephe arasında futbol takımı fanatiklerinin çatışması düzeyinde geçtiği için iki taraftan biri "mutlak haklı", diğeri ise ya "şaibeli" ya da suçludur. Gerçek hayatın hiç bir alanın siyah beyaz olmadığı ve yaşamımıza gri renklerin egemen olduğu nedense dikkate alınmaz.

Nükleer enerji karşıtlarının haklı olduğu pek çok nokta var (aynen nükleer enerji taraftarlarının olduğu gibi). Özetlemeye çalışalım. Nükleer teknolojinin hiç bir tehlikesinin olmadığı, aklı başında bir insan tarafından ileri sürülebilir mi? Kaldı ki, Soğuk Savaş döneminde kırk küsur yıl insanlar "dehşet dengesi" denen bir saçmalığın sözde şemsiyesi altında, nükleer tehdidin gölgesinde yaşadılar. Hemen herkes nükleer savaş çıkarsa dünyanın sonunun gelebileceği korkusu içindeydi. Şimdi de "El Kaide bir nükleer silah edinirse ne yaparız" deniyor. Ünlü McNamara2 iki yıl önce ABD'nin mevcut nükleer silah politikasını "gayri-ahlâkî, yasadışı, askeri açıdan gereksiz ve korkunç derecede tehlikeli" olarak tanımladı.3 Hiroşima ve Nagazaki'nin dehşet verici korkunç görüntüleri belleklere kazındı. 1982'de BM 2. Silahsızlanma Özel Genel Kurulu'nun raportörü4 iken New York'da Türkevi'nde çeşitli heyetler meyanında Japonya'dan gelenleri de kabul etmiştim. Beraberlerinde getirdikleri atom bombalarının sakat/eksik bıraktığı, nasılsa hayatta kalmış zavallı insanların görüntüsü korkunçtu. Bu durumda, insanlar bugün dahi kaygı duymakta haksız mı? Üstelik, bütün bunların sorumlusu, maddenin gözle görülemeyen en küçük pargacikların çatışmasından doğduğu söylenen ve radyasyon ismini verdikleri, normal insan açısından ne idüğü belirsiz bir gizli güç. Görmeniz ya da önceden hissetmeniz tamamen imkânsız ama sizi öldürebilir, sakat bırakabilir ya da kansere neden olabilir. Bundan korku duymayacak bir akıllı yaratık tasavvur edebiliyor musunuz? Hele, günümüzün insanına sabahtan akşama kadar hiç farkında olmadan bir radyasyon denizinde yüzdüğü öğretilmiyorsa... Özellikle siyasî tercihleri sol ve liberal olan insanlar, bütün bu nedenlerle "atom"dan nefret ediyorlar ve haklıdırlar. Nükleer hakkındaki bilgi ve algılamaları yukarda özetlediğim parametrelerle sınırlı aydınlar, ayrıca mensup oldukları grupların "mahalle baskısı" altındadır. Küreselleşme koşullarında dini imanı "para" olan çok uluslu şirketlerin çeşitli marifet ve skandalları medyaya yansıyor. Milyar dolarlara mal olduğu için sadece onlara yaradığı varsayılan nükleer reaktörleri desteklemesini bir aydından nasıl beklersiniz? Eş dost ne der?

Ünlü yazar ve bilim insanı, İngiltere Kraliyet Bilimler Akademisinin saygı nüyesi, dünya çevresine yerleştirilen haberleşme uydularının öncüsü Arthur C. Clarke'ın, "Clarke'ın üçüncü Kanunu" diye anılan bir önermesi şöyledir: "Yeterince ileri herhangi bir teknoloji sihirden ayırdedilemez"5. Gerçekten, nükleer teknolojiyle bugün yapılabilenleri bir asır öncesinin insanına gösterebilseydik "kara büyü" suçlamasına maruz kalabilirdik. İnsanlar özellikle akıl erdiremedikleri şeylerden korkar ve haklıdırlar. Bununla beraber, korkunun ecele faydası yok. Çünkü, bilimin ilerleyişini durdurmanın olanağı yok. Ancak, kontrol altına alabiliriz, onu da bugünkü dünya toplumu yeterince başaramıyor. Arkadan gelen moleküler biyoloji, nükleerin pabucunu dama attıracak potansiyel korkunçluklara gebe. Dolayısıyla, insanlık tam bir açmaz içinde...


Nükleer sanayinin kurulması bir anlamda yüksek teknolojiye geçiş anlamına geliyor. Yukarıda, geleceğin nükleer enerji kaynağı füzyon reaksiyonlarını kullanan deneme safhasındaki Z makinası görülüyor.

Korku patalojik bir olay. Korkunun etkisindeki insanı bilimsel ya da mantıkî açıklamalarla teskin ve ikna etmek fevkâlade zor. Korkusunu haklı ve yerinde gösterecek gerekçeler bulmak için her yolu deneyecektir. Bu nedenlerle nükleer karşıtı olanları anlıyor ancak, onlarla rasyonel bir diyalogu nasıl kurabileceğimizi bilemiyorum. Buna mukabil, küresel ısınmanın yarattığı ciddî tehdit Batı'da nükleer enerji aleyhtarlığının bayraktarlığını yapan çevrecilerin önemli bir bölümünü çoktan uyandırdı. Çevreci hareketin kurucu öncülerinden, Gaia teorisiyle tanınan saygın bilim adamı James Lovelock ve 1971'de Greenpeace'in kurucuları arasında yer alan ve uzun yıllar direktörlüğünü yapan Patrick Moore gibi kişiliklerine dil uzatmak hiç kolay olmayan şahsiyetler, çevreci yazar Bruno Comby öncülüğünde kurulan "Nükleer Enerjiye Taraftar Çevreciler" (Environmentalists For Nuclear Energy -EFN) örgütünün internet sitesinde6, çevreci hareketin nükleer enerji karşıtlığını "yüzyılın en büyük hatası ve kavrayışsızlığı" olarak niteliyorlar. Örgüt 56 ülkede 8.000'den fazla üyesi ve taraftarı olduğu iddiasında. Lovelock, daha önceki bir makalemde de zikrettiğim gibi, küresel ısınmanın dünyayı felâkete götürdüğü düşüncesiyle çevreci dostlarına daha fazla inatçılık etmemeleri için açıkça "yalvarıyor"7. Nükleer enerjinin patalojik düşmanları da, bu iyi niyetli çağrıları duymazdan gelip, eskiden söylediklerini yeni unsurlar katmadan tekrarlayıp, duruyor.

Nükleer enerji piyasası gerçekten bir bilmece gibidir ve çözümlenmesi zordur. Çünkü, perde gerisindeki güçlü Hükûmetlerin keyiflerine göre yönettiği yarı tekelleşmiş bir piyasada serbest rekâbet şartları mevcut değildir. Bu yüzden en elverişli teknolojinin değil, en güçlü devletin empoze edebildiği teknolojinin pazar payı yüksektir.

Nükleer teknolojinin tehlikeli yönleri olduğu tartışılmaz bir gerçek. Sihirden ayıredilemeyen moleküler-biyoloji gibi diğer ileri teknolojiler için de bu gözlem geçerli. Yalnız, tehlikeden söz edildiğinde diplomatlar ve askerler müphem tehdit tanımlarından hiç hazetmez. Tedbir alınabilmesi için tehlikenin kaynağındaki "tehdit”in açık seçik teşhis ve tespit edilmesi lâzımdır. Nükleer teknoloji konusunda sürüp giden sağırlar diyalogu hatta kör döğüşünde gözden kaçırılan en hayatî nokta budur. Tehdidi oluşturan nükleer silahlardır ve insanlık öncelikle uluslararası hukuktaki açık vaad ve hükme rağmen, bunları ellerinde tutmakta ısrar eden büyük devletlere, daha doğrusu onları kör-bencil ve aşırı derecede sorumsuz siyasî önderlerine (örneğin ABD'deki neocon'lar) karşı en yaygın ve güçlü tepkileri göstermek için uluslararası düzeyde örgütlenmeli, üzerlerinde ciddî bir baskı yaratabilmelidir. Donkişot gibi reaktörlere savaş açarak onları rahatlattığınızın, zaman kazandırdığınızın farkında değilsiniz. İnsanoğlu atomun sırrını çözdü, bu bilgiyi yok sayamazsınız, donduramazsınız. Cin şişeden çıktı, geri tıkamazsınız. Tıpkı koyun klonlandıktan sonra zamanında gerekli önlemleri ortaklaşa almazsanız, insanın klonlanmasını da önleyemeyeceğiniz gibi. Yanlış hedef seçimi sadece bilgiyi kötüye kullananlarm işine yarıyor.

3. Reaktör Nükleer Silah Doğurur mu?
Madde, uzay ve zaman hakkında doğal gözlemlerimizi altüst eden ve gündelik deneyimlerimize tamamen ters düşen (meğer uzay eğri, zaman hıza göre değişken imiş), insan beyninin yarattığı en muhteşem teorinin somut sonucu olan nükleer teknoloji, münhasıran insanlığın hayrına kullanılabilirdi. Ne yazık ki, başlangıç döneminde gerekli uluslararası denetim mekanizmaları hayata geçirilemediği için "mutlak silah" öncelik kazanmıştır. Böylece, tüm uluslar uzun yıllar, global bir tehdidin gölgesinde yaşamış ve nükleer enerji "öcü" konumuna düşürülmüştür. Bugün uluslararası çok sıkı kurallara riayetle kuracağınız nükleer sanayi sizi atom bombası yapımına götürmez. Camiada makul herkesin teslim ettiği bir gerçek olduğu için teknik ayrıntısına girmeyeceğim. Yalnız, her konuda olduğu gibi burada da gri renkleri gözardı edip, siyah beyaz bir yanıt doğru olmaz. Bir devlet, başına gelebilecek her türlü belayı göze alıp, gizli kapakh işlere girişirse atom bombasına ulaşabilir. Ancak, bundan sonrası daha önemli. Hiroşima'dan bu yana nükleer strateji konusunda ciltler dolusu araştırmalar yayınlandı. Bernard Brodie başlangıçta atom bombasına "mutlak silah" adını takmıştı ama, sonradan klasik anlamda bir silah olmadığı konusunda yaygın bir mutabakat oluştu. Örneğin Türkiye gibi bir devlet hiç bir zaman kullanamayacağı, kendisine bir savaş kazandıramayacak, sadece belaya dâvetiye çıkaracak atom bombasını ne yapsın? Buna rağmen "ne olur, ne olmaz; Türkler nükleer sanayiye hiç el sürmesin" diyen dostlarımız var. Bir kaç paragrafta özetlenemeyecek kadar uzun bir konu. Kısacası, "tehlikeli" diye nitelenen bir yüksek teknolojiden uzak durmamız isteniyor. (Sadece nükleerde değil başka bazı alanlarda da). Bu kabul edilebilecek bir şey değil. Burada adı konmayan "tehlike", nükleer silah yapma yeteneğine kavuşabileceğimiz kuşkusudur. Oysa, Türkiye'nin atom bombası yapmasını istemek için sadece nükleer strateji cahili, ya da sersem olmak yetmez, çılgın olmak gerekli. Devletin güvenlik sorumluluğunu taşıyan kurumlar içinde çılgınlığa yer yoktur. Bu görüşü, 1980'li yıllarda Millî Güvenlik Belgesi'nin yenilenme çalışmalarını Dişişleri adına yürüten bir bürokrat olarak söylüyorum. Özetle, tehlikenin kaynağı nükleer silahlardır, reaktörler değil. Uluslararası kurallara ve denetimlere saygı gösterilerek kurulan ve çalışan bir nükleer reaktörle atom bombasını irtibatlandırmak gerçeği fazla zorlamak olur.

4. Nükleer Enerji Piyasası Bilmecesi
Nükleer camia nispeten küçük bir topluluktur ve hâlen iş başındaki bürokratların neler yaptığı bu özel çevrede zamanla duyulur. Sanırım bundan iki yıl kadar önce TAEK'de düzenlenen bir toplantıda tartışılanları duyduğumda hayretler içinde kalmış, inanamamıştım. Uzatmadan özünü söyleyeyim: Efendim, "ülkemizde nükleer reaktörü ya devlet yaparmış, ya özel teşebbüs veya ikisi ortak olurmuş." Bu üç ana modalitenin (seçeneğin) ayrıntılı içeriğini değerlendirmeye çalışmışlar. Nükleerden hiç anlamayanlar bir araya gelirse, böyle abuk sabuk tartışmalarla vakit öldürebilirler. "Herhalde" demiştim, "daha sonra bu işi bilen, geçmişin tecrübelerinden ders çıkaran akademisyenlerimizi de aralarına alırlar da, tartışmaların düzeyi yükselir".


Fransa'daki Catenom nükleer güç kompleksinde Keban Barajı'nın 4 katı düzeyinde enerji üretiliyor. Resimde, kompleksteki soğutma kulelerinden çıkan zararsız su baharı görülüyor.

Neyse, nükleer enerji piyasası gerçekten bir bilmece gibidir ve çözümlenmesi zordur. 2006 Ekim ayında üçüncüsü düzenlenen uluslararası bir bilimsel konferansa8 sunduğum bir tebliğin9 bir bölümünü bu konuya ayırmıştım. Kendilerini eleştirmeme rağmen

Nükleer sanayi kurma gibi hassas ve teknik bir konuda bürokratın görevi siyasetçinin önüne mükemmele yakın bir hazırlık sunmaktır. Bürokrat, uzmanların da katkısını alarak bilgi ve uzmanlık temelinde ülke yararına bir iş yapıldığına ikna olunacak şartları hazırlar. Mevcut bürokrasi dört yıldır bu hazırlığı yapmadıysa, ne iş yaptı acaba?

Amerikalıların da ilgi gösterdiği tespitlerimi en kısa şekliyle şöyle özetleyebilirim:

a) Perde gerisindeki güçlü Hükûmetlerin keyiflerine göre yönettiği yarı tekelleşmiş bir piyasada serbest rekâbet şartları mevcut değildir. Bu yüzden en elverişli teknolojinin değil, en güçlü devletin empoze edebildiği teknolojinin pazar payı yüksektir.
b) Yakıt ve donanım üreticileri arasındaki örtülü savaşlar, 1970'lerde sahtekâr müteahhitlerin ihale kapatması gibi gizli kartel uygulamalan (üstelik şirketler değil devletler düzeyinde) karakolda son bulmuş, mahkeme zabıtları sayesinde dünya çevrilen inanılmaz dolaplan öğrenmiştir. Dolayısıyla, nükleer enerji alanında bazı kurallara bağlı olarak işleyen düzenli bir piyasadan da söz edilemez.
c)Nükleer sanayinin tarihi garip ve beklenmedik iniş çıkışlarla doludur. Meselâ, 1970'lerin ikinci yarısında Başkan Carter kafayı plütonyumun abartılan tehlikelerine takınca, ortalık alt üst olmuş ve ABD en sadık müttefikleriyle dahi (İngiltere ve Japonya gibi) kavgalı hale gelmiştir. Carter samimiyetini ispatlamak gayretiyle Amerikan nükleer sanayiini sakatlayan kararlara da imza atabilmiştir. Kıssadan hisse: nükleer enerji piyasası şaşırtıcı sürprizlere gebedir.
d) Bütün demokratik ülkeler kamuoylarında mevcut radyasyon fobisinin genellikle oyuncağı olan gündelik siyaset, nükleer sanayinin önündeki en büyük engeldir. Her ülkede yerli unsurlarla sınırlı kaldığı takdirde bir ölçüde yönetilebilir olan bu halk dalkavukluğu, ne yazık ki gizli yabancı eller için bir "fırsat penceresi" yaratarak pazar şartlarını zorlayabilmektedir.

Yukarda sunduğum çok kısa özetin ışığında, bazı yetkililerin fındık fıstık piyasasına girecek tüccar rahatlığıyla nükleer reaktör alım seçeneklerinden (!) sözetmelerinin değerlendirilmesini okuyucularımızın ferasetine bırakıyorum.

5. İlk Reaktörü Kurabilecek miyiz?
Diplomatlara bazen "laf mühendisi" diye takılırlar. Her şakada bir gerçek payı vardır. Doğrudur, biz usta çırak yöntemiyle metinlerin satır arasını okumayı, söylenenlerin gerisinde gizlenenleri yorumlamayı ve yabancılara karşı idare-i kelâmda bulunmayı meslek gereği zaman içinde öğrendik. Örneğin ben bir dönem, Varşova Paktı ve Sovyetlerin birbirinin tekrarı hissi veren metinlerini çözümlemekte uzmanlaşmıştım. Bu alışkanlıkla Kanun'un ilk ve ikinci versiyonlarını, önerilen, yapılan değişiklikleri, yetkililerin verdiği demeç ve röportajları ve TBMM internet sitesinden bilgisayarıma kaydederek Meclis zabıtlarını satır satır okudum. Nükleer mühendis olmadığıma göre bir kanaate varmak için başka çarem de yoktu. En dikkate değer gördüğüm noktaları aşağıda özetlemeye çalışacağım.

Beni en fazla şaşırtan, doğrusunu söyleyeyim şoke eden bir gözlemim şu oldu: Bürokrasi zâten kısacık taslaklar üretmiş, bunlar üzerinde asıl yoğun biçimde çalışan milletvekillerimiz olmuş. Kadük olan ilk taslaktaki ciddî "hukukî" hatalar (nükleer değil) önceki Cumhurbaşkanımız tarafından belirlenip, iade edilmiş. İkinci taslak üzerinde hukukî yanlışlar dahil tüm düzeltmeler "Redaksiyon yetkisi verilen" Meclis Komisyonu tarafından yapılmış ve metnin hemen her maddesi değiştirilmiş. Anlayamadığım, hiç bir anlam veremediğim hususlar şunlar:

a) Yanlış hatırlamıyorsam Hükûmet nükleer sanayi kurma yolundaki prensip kararını alalı neredeyse dört yıl geçti. Bu kadar hassas ve teknik bir konuda bürokratın görevi siyasetçinin önüne mükemmele yakın bir hazırlık sunmaktır. Siyasetçi eleştirir, kusur bulur; bürokratın görevi uzmanların da katkısını alarak kusuru, eksiği düzeltmek, bilgi ve uzmanlık temelinde ülke yararına bir iş yapıldığına siyasetçinin ikna olacağı şartları hazırlamaktır. Mevcut bürokrasi dört yıldır bu hazırlığı yapmadıysa, ne iş yaptı acaba?
b) Hiç bir ciddî Batı ülkesinde, nükleer gibi özel ihtisas gerektiren çok boyutlu ve hassas bir konuda, siyasetçi bürokratın ayıbını bizzat kapatmaya çalışmaz. Herşeyden önce siyasetçi zâten pek çok değişik ve teknik konuda önüne gelen kanun tekliflerini değerlendirmek gibi ağır bir yükün altındadır. Nükleer kadar girift bir konuya, mesleği değilse ve bir şekilde önceden üzerinde çalışmamış ise nasıl yeterli vakit ayırsın? Ayrıca, her kelimenin önem taşıdığı böyle bir yasada, değişiklik yapılacaksa, anında olmaz. Yasanın iç, dengelerinin bozulmaması için bürokrasinin emek verdiği hazırlığa sahip çıkması ve
değişiklik önerisinin pişirilmesi gerekir. Parlamentomuzun tarihinde acaba böyle baştan aşağı Komisyonda değiştirilerek çıkan başka bir yasa örneği var mı? Doğrusu merak ediyorum.

 

Gözlemlediğim diğer bir husus şu oldu. Türkiye'nin nükleer sanayi kurma projesinin özü söz konusu olduğunda, iktidar muhalefet ayrımı yapılmaksızın Parlamentomuzda büyük ölçüde destek veren bir yaklaşım egemen. Milletvekillerimiz yasa öncesi dönemde yeterince bilgilendirilmiş olsa, süreç iyi yönetilebilse, bu projenin yasal altyapısının millî bir konsensüsle ve büyük bir çoğunlukla TBMM'den geçirilmesinin mümkün olduğu anlaşılıyor. Ne kadar yazık! Dosta düşmana karşı böyle bir görüntü ne kadar iyi olurdu...

Müzakerelerde gördüğüm, aynı hatibin konuşmasında teknik olarak doğrularla yanlışlar birbirine karışabiliyor ve aynı parti grubu adına değişen sözcülerin konuşmalarında birbirine uyumsuz unsurlar yer alabiliyor. Anlaşılan, ya söz alan konuyla ilgili milletvekillerimizin hepsine böyle bir tartışmaya iyi hazırlanmak için yeterli zaman bırakılmamış, ya da bürokrasi görevini iyi yapamamış. Zira, sözünü ettiğim yanlış ya da eksik bilgiye dayanan ifadelerin tümü teknik hususlarla ilgili, prensip sorunlarıyla değil. Eskiden önemli konularda bizi açık, ya da gerekiyorsa gizli komisyon toplantılarına davet eder, saatlerce sorguya çekerlerdi. Örneğin, yakıt teknolojisi nedir, ne değildir? En temel konulardan biri olduğu halde zihinlerde berraklaşmadığı anlaşılıyor. Zira, Genel Kurulda reaktör kurulması için şart koşan olmuş. Tabiî, olsa iyi olur da, nasıl olabilir, ya da olmaz; Türkiye'de denemesi oldu mu? Bütün bunlar daha önce milletin temsilcilerine anlatılmalıydı. Kezâ atık meselesi de böyle. Ancak, bu noktada milletvekilleri mazurdur zira yasayı hazırlayan bürokrasi dahi anlaşılan bu sorunun tek çözümü var sanıyor. Kıdemli ve saygın bir parlamanter, nükleeri iyi bildiği halde, lütfedip benden teknik bilgi istemek nezâketini göstermişti. Yasa geçtikten sonra merak ettim, üniversiteden ve emekli hocalarımızdan soruşturdum. Tabiî herkese ulaştığımı söyleyemem ama benden sorulması galiba istisna zira, adı kamuoyunda bilinen çok değerli akademisyenlere bir şey soran olmamış!

Günümüzde dördüncü bir denemeye girişmek siyasî cesaret işiydi zira içerden dışardan baltalanacağı peşinen belliydi. Hükümet bu cesurkararı aldı. Uygulamaya geçildiğinde, atom mühendislerinin dışlandığına önce inanamadık. Zira bu mayın tarlasına girerken olumlu katkısı olabilecek herkesten yararlanmak, âdeta bir millî seferberlik ilân etmek gerekirdi.

Batı'da daima mevcut nükleer enerji kavgaları son bir kaç yıldır yoğunlaşıyordu. 2007 yılında bu çekişme, tartışmaya yeni unsurların ilâvesiyle (küresel ısınma, Rusların doğal gazı silah olarak kullanma eğilimi, Amerikalıların İran'la başlattıkları talihsiz gerilim vb) iyice hız kazandı. Öyleki, nükleerde lehte ya da aleyhte gerekçe peşinde koşanların hepsini fazlasıyla tatmin edecek malzeme internette hazır bekliyor. Bizim mecburen partizan yaklaşımların ötesini görmeye, tek tek argümanlardan ziyade genel yönelimleri (trend'leri) teşhise çalışmamız gerekiyor. Bu açıdan merak ediyorum, İngiltere'nin önümüzdeki 40 yıllık dönemde enerji politikasında nükleere vermeyi öngördüğü yer, Avrupa Birliğindeki "Üçüncü Sanayi Devrimi" ve nükleerin yeri tartışmaları, ABD'nin "Nuclear Power 2010" başlıklı sanayii ile masraf bölüşmeyi öngören programı hakkında acaba bürokrasi milletin temsilcilerine bilgi sundu mu? Hiç sanmıyorum zira sunsaydı "dünyada nükleer enerjiden vazgeçildiği" yolundaki eski argüman kolayca seslendirilemez, en azından nüanslara dikkat edilirdi.

Benim hiç anlayamadığım bir diğer husus, Yasa'nın Anayasa Mahkemesi'ne gönderilmesi riskinin göze alınıp, büyük bir telâş içinde çabucak Parlamento'dan geçirilmesidir. Dörtyıl bekleyip birdenbire bu kadar aceleye ne lüzum var ve büyük ölçüde geçmişten devralınan kifayetsiz bir bürokrasinin yanlışlarını yok yere neden siyasetçi yükleniyor? Malûm, bu yasayı baltalamaya çalışacak geniş ve güçlü bir cephe mevcut: Nükleeri tehlike olarak algılayan aydınlar, çevrecilerin önemli bir bölümü, sinsi bir petrol lobisi, Türkleri çok seven ve radyasyondan korumak isteyen bazı yabancı çevreler, onlara yardıma ve hatta bizzat masraf yapmaya hazır Rum-Taşnak koalisyonu vb. Şayet bunları ayaklandırmamak için acele edildiyse, boşuna gayret. Bunlar zamanı gelince yapacaklarını yapacaktır. Ancak, şu sıralar Rum-Taşnak koalisyonunun keyifle ellerini oğuşturduklarına hiç şüphem yok. Süreci kesin izlemişlerdir. Fazla zahmet etmelerine şimdilik ihtiyaç kalmadı zira biz birbirimize düştük.

Geçen Mart ve Nisan aylarında Sayın Enerji Bakanı ve TAEK Başkanı Zaman gazetesine verdikleri ayrıntılı röportajlarda bugünkü yasanın düşünce altyapısını açıklayınca, tebliğ vermeye davet edildiğim uluslararası bir konferansa, Türkiye'nin nükleer politikası hakkındaki soruları yanıtlamak ve yabancıların önünde kendi Hükûmetimi eleştirmek istemediğim için son anda katılmaktan vazgeçtim. Temelden yanlış yaklaşımların MGK ve TBMM filtrelerinden geçerken düzeltileceği ümidindeydim. Artık iş çığrından çıktığı, Kanun da Anayasa Mahkemesi'ne gönderildiği için bu açıklamayı yapabiliyor ve bu makaleyi kaleme alabiliyorum. En temel yanlışın ne olduğunu Almanya Çevre Bakanı Sigmar Gabriel geçen Ekim ayında bir cümleyle benim için özetledi: "Hiçbir nükleer güç santrali devlet yardımı olmadan kurulamaz"10.

Türkiye nükleer sanayi girişimlerinde daha önce üç kez başarısız olmuştur. Yeni kanundaki eksik ve yanlışlıklar giderilmeden uygulandığı takdirde, Türkiye bir kez daha başarısız olma ihtimaliyle karşı karşıya bulunmaktadır.

Hiç tahmin etmiyorum ama, çıkan kanun şayet yürürlüğe konursa, "Kamu iştiraki ve yatırımı"na ilişkin 6. madde yegane işlem maddesi gibi görünüyor. 0 zaman kopacak büyük patırtı bir yana, 6. maddenin düz Türkçe'ye tercümesi şu: "Özel teşebbüs beceremezse devletimiz yapar". Ama nasıl yapar? "Özel teşebbüse stepne olarak". Biz ABD değiliz, kaldı ki Amerika bile böyle yapmıyor. "Özel teşebbüsün öncülüğü" masalı sonüp, dünya gerçekleri kafamıza çarptığında, ilk feryad edecek olan herhalde eli sıkı Maliye Bakanımız olacaktır. Bin zahmetle korumaya çalıştığı malî disiplini TAEK ya da TEAŞ'ın keyfine kurban edeceğini sanmıyorum. Çünkü bu 6. maddenin eski KİT'leri aratan bir karadelik oluşturacağını hemen görecektir. Belki kendisine Arjantin'in bitmeyen çilesini arada anlatan da olur. Bir kehanet değil öngörüde daha bulunmak istiyorum. Nükleer piyasanın Westinghouse gibi (ki, AP-1000 şu anda rağbet edilen bir reaktör) en büyükleri bu şartlarda Türkiye'ye gelmez, davet etsek ciddiye alıp teklif filan vermez. Bu mevzuat altyapısıyla şapkadan kuş çıkar, tavşan çıkar. Hep beraber göreceğiz.

Türkiye 40 yılda ÜÇ kez denedi ve bu projeyi, açıkça söyleyelim beceremedi. Günümüzde dördüncü bir denemeye girişmek siyasî cesaret işiydi zira, içerden dışardan baltalanacağı peşinen belliydi. Hükûmet bu cesur kararı aldı. Uygulamaya geçildiğinde, hukukî altyapı hazırlanırken nükleer teknolojinin özelliklerine vakıf yegâne meslek grubu olan atom mühendislerinin dışlandığına önce inanamadık. Zira, bu mayın tarlasına girerken olumlu katkısı olabilecek herkesten yararlanmak, adetâ bir millî seferberlik ilân etmek gerekirdi. Nitekim ortaya, bir termik santralle nükleer santrali, ikisi de elektrik üretiyor diye benzer sandığı anlaşılan nükleer konularda bilgisiz bürokratların hazırladığı apaçık belli, garip bir mevzuat çıktı.

İş bittikten sonra, TAEK'in aklına her nasılsa "bazı" (hepsi değil) atom mühendislerine danışmak geldi. Geçtiğimiz Kasım ayının ikinci yarısında, alelacele (aceleleri neyse?) düzenledikleri bir toplantının davetiyesi, kimine postadan çok geç (toplantı yapıldıktan bir hafta sonra) geldi. Kimi de üç gün sonra gelen ve "bilgi alışverişi" öneren "tuhaf" bir elektronik postaya, suça ortak edilmemek için cevap dahi vermedi. Böylece TAEK, nükleer alanda önde gelen akademisyenlere, atom mühendislerine "hiç danışmamış olmak" suçlamasından sözde kurtulmuş oldu.

Asıl acıklı gelişme Aralık ayına kaldı. "Nükleer karşıtları"nın yazılı saldırı ve suçlamalarına maruz kalan TAEK, o zamana kadar isimlerini unuttuğu akademisyenlere gönderdiği bir mektupla "bakın isminizi kullanıp, sizi de saldırılarına alet ediyorlar" uyarısında bulundu. Bu uyarıya "Günaydın" diye karşılık vermek gerekir. Türkiye'ye nükleer sanayii getirmekte size en özlü ve etkili katkıyı verebilecek bir meslek grubunu hazırlık döneminde hiç kaale almayacaksınız. Ancak herşey bitip, yaptığınız profesyonellik dışı iş yüzünden saldırıya uğrayınca onlardan bir mektupla yardım istemek aklınıza gelecek. Böyle bir kara mizah ancak Türkiye'de, ya da çok geri bir üçüncü dünya ülkesinde olabilir.

Sayın Enerji Bakanı TBMM zabıtlarına göre TAEK'i " hakikaten övündüğümüz...bir kuruluşumuz" olarak savunmuşlar. Şimdi, en yakın ve içten destekçisi olabilecek akademisyenleri nükleer karşıtlarının safına itme becerisini gösterenleri nasıl savunacak acaba? Oysa, perşembenin gelişi çarşambadan belliydi. Kara mizah örneği uyarı mektupları göndermek yerine, olası eleştirilerin nasıl karşılanacağı, duygusal (yani irrasyonel) ya da ideolojik saldırıların nasıl çürütülüp, püskürtüleceği çok önceden belirlenebilirdi.

Bugün nükleer karşıtları ve taraftarları TAEK'in karşısında birleşebiliyorsa, gereğinden çok fazla güçlendirilmiş bu direnci kırmak hiç kolay olmayacaktır. Bu mücadelede, bir Türk Büyükelçisiyle Rum-Taşnak-Yunan koalisyonun karşıtlığı gibi saflar açık seçik belli olmalıydı. Kaldı ki, bugünkü acınası duruma yol açan bürokrasi, daha sonra ba-şımıza neler geleceğini de tahmin edemiyeceği için Sayın Bakanı bekleyen sürprizler tüketilmiş değildir. Demokratik bir toplumda sürgit "ben yaptım oldu" anlayışı da yürümez. Bir yerde daha ciddî bir kazaya uğramanız kaçınılmazdır.

Stratejik açıdan devletimizin âli çıkarlarına uygun olduğu ve uluslararası ilişkilerde Türk düşmanı çevrelere (Rum-Taşnak koalisyonu gibi) karşı bize mukayeseli üstünlük kazandıracağı için Hükûmetin gönülden desteklediğim cesur bir kararını ben, kendi ülkemde nükleer karşıtları önünde savuna-mayacak duruma düşürülmekten ciddî rahatsızlık duyuyorum. Bu nedenle artık nükleer konularda yayın yapmama kararı aldım. Esasen, kıramadığım bazı dostların ısrarı üzerine kaleme aldığım bu yazı böylece, benim için aynı zamanda bir nükleere vedâ yazısı oluyor.11

6. Sonuç
Bu gözlemler ışığında çıkarılabilecek bazı sonuçların şunlar olabileceğini düşünüyorum:

  • Kanunun Anayasa Mahkemesi'nden dönme ihtimali çok yüksektir. Yüksek yargıçlarımız bilirkişi ve uzmanların görüşlerini de değerlendirerek, yasal altyapıdaki eksik ve yanlışları herhalde tespit edeceklerdir.
  • Nükleer sanayi kurma kararının uygulamaya aktarılması için gerekli önkoşullardan biri bürokrasinin yeterli bilgi ve görgüyle donatılmasıdır. Hazırlıksız bir bürokrasiyle kurulmaya kalkışılacak bir nükleer sanayi Türkiye için büyük tehlikeler içerecektir.
  • Nükleer sanayi konusunda Türkiye hala değişik dış tesirlerin etkisinde olup, bu konunun bilimsel ve objektif bir şekilde tartışılması henüz kolay değildir.
  • Türkiye nükleer sanayi girişimlerinde daha önce ÜÇ kez başarısız olmuştur. Yeni kanundaki eksik ve yanlışlıklar giderilmeden uygulandığı takdirde, Türkiye bir kez daha başarısız olma ihtimaliyle karşı karşıya bulunmaktadır.

 

  1. 1. Bunlardan bir sözde deprem uzmanı (Karl Buckthough) Türk halkını çok sevdiği (herhalde Türk Büyükelçisinden de çok sevdiği) için çırpındığı iddiasındaydı.
  2. 2. 1961-68 yıllarındaki ABD Savunma Bakanı
  3. 3. Robert McNamara, "Kıyameti Önlemek", Foreign Policy Türkiye Baskısı, No. 34, Eylül-Kasım 2005, İstanbul, ss. 18-25.
  4. 4. "Any sufficiently advanced technology is indistinguishable from magic." Arthur C. Clarke, Profiles of the Future, Londra, Pan Books Ltd., 1983.
  5. 5. "Environmentalists For Nuclear Energy" (EFN) örgütünün internet sayfası için bakınız: www.ecolo.org.
  6. 6. "Environmentalists For Nuclear Energy" (EFN) örgütünün internet sayfası için bakınız: www.ecolo.org.
  7. 7. "Environmentalists For Nuclear Energy" (EFN) örgütünün internet sayfası için bakınız: www.ecolo.org.
  8. 8. Nicholas Kristof, "Nukes Are Green", The New York Times, 9 Nisan 2005.
  9. 9. "3rd International Topical Meeting on High Temperature Reactor Techno¬logy", Johannesburg, Güney Afrika, Ekim, 1-4, 2006. Daha fazla bilgi için bakınız: http://htr2006.co.za/index_actual.php?site_ action=downloads.
  10. 10. Sigmar Gabriel, "No Nuclear Power Station Can Be Built Without State Help", EurActiv., 3 Ekim 2007.
  11. 11. Baskı öncesi makalemi okuyan dostlardan biri şu ciddî eleştiride bulundu: "Ülke yararına olduğuna inandığın bir işte neden havlu atıyorsun? 'Kim okur, kim dinler?' ortamında yaşasak da, sonucuna bakmadan doğru bildiğin işleri yapmaya devam etmelisin. Balık bilmezse, Halik bilir. Yoksa Türkiye'nin, senin deyiminle "yüksek teknolojiye terfiinden" tamamen ümidi kestin mi?". Yanıtım açık: "Hayır, Türkiye'nin büyük devletler kategorisi-
    ne girmenin kaçınılmaz bir gereği olarak, ilerde nükleer sanayiini kuracağını, rüzgar, güneş, hidrojen, jeotermal ve biyoyakıt gibi enerji kaynaklarından yararlanacağını, kendi toryumunu işleyeceğini, bilgisayar mühendisliği, moleküler biyoloji ve parçacık fizigi gibi devrim yaratan alanlarda dünyayı şaşırtacak beyinler yetiştireceğini biliyorum. Yalnız ne yazık ki, benim fazla vaktim kalmadı. Yanlış başlayan bir işi düzeltmek, yeniden yapmaktan daha zordur, çok daha fazla zaman alır. 40 yılda yaptığımız üç büyük yanlıştan hâlâ ders alamamışsak, dört yıl önce aldığımız doğru bir kararı, bugün bu yanlış noktaya getirebiliyorsak, sözünü ettiğim gelişmeleri ben kendi ömür sürem içinde göremiyeceğim demektir. Sadece nöbeti devrediyorum. Sorumluluk genç kuşakların".