Enerji Güvenliğinde Eylemsizlik Prensibimiz

ENERJİ GÜVENLİĞİNDE EYLEMSİZLİK PRENSİBİMİZ:
NÜKLEER ENERJİYE GİRİŞ
Haluk UTKU*

Genelkurmay ATASE Başkanlığına ait Staretjik Araştırmalar Dergisi Yıl:6, Aralık 2008, Sayı:12'de yayınlanmıştır.

Özet:
Türkiye’nin son 45 yıldır nükleer enerji programını başlatmadaki eylemsizlik prensibi değişiyor gibi görünmektedir. İklim değişikliğindeki yükselen farkındalıkla beraber enerji tedariğindeki kaygılar, bizi nükleer enerjiden yararlanmayı tekrar ele almaya teşvik ediyor. Bu makalenin amacı, okuyucunun düşüncesini Türkiye’nin bağımsız bir nükleer teknoloji edinme arzusu ile en nüfuzlu ülkelerin nükleer enerji politikaları arasındaki hassas dengenin nasıl kurulabileceğine yöneltmektir. Sonuç kısmında, hedefi gerçekleştirmek doğrultusunda bir ev ödevi listesi de sunulmuştur.

Anahtar kelimeler:
Nükleer enerji, iklim değişikliği, nükleer teknoloji, enerji politikaları.

Giriş
Bir uzman tanımı ile enerji güvenliği, ülkenin savaş yıllarında fonksiyonunu devam ettirme ve ekonomisini “normal ve politik açıdan kabul edilebilir” tarzda koruma kabiliyetidir.1

1950’li ve 1960’lı yılları gözden geçiren bir kişi, o dönemlerde sanayileşme hamlesi içinde olan ülkelerin bol ve ucuz enerji kullanarak bugünlere geldiğini, enerji kaynaklarının temini ve verimli kullanımı gibi sorunları olmadığını anladıkça, kendi açımızdan fırsatların, yılların nasıl heba olduğunu da kavrar. 1973’teki dördüncü Arap-İsrail savaşı sonrası patlak veren petrol krizi, G. Kore’nin, Fransa’nın ulusal nükleer enerji programlarını başlatmasına neden olurken ülkemizin enerji güvenliği yine ötelenmiştir.

Bugün ise ulusal sanayi ve teknolojideki eksikliklerimiz, petrol ve doğal gaz kaynaklarının bulunduğu bölgelerdeki siyasi istikrarsızlık, enerji kaynaklarındaki fiyat dalgalanmaları, kısıtlı enerji kaynaklarımız, enerji verimliliği, küresel ısınmanın kısıtlamaları, uluslararası bağlayıcı anlaşmalar ve mali krizler yumağında enerji bağımlılığımızı azaltmaya çareler arıyoruz.

Türkiye’nin Nükleer Enerjiye İhtiyacı Açısından AB, ABD ve Rusya
Avrupa Birliğine üyelik sürecinde bir ülke olarak, enerji politikamızı AB ile örtüştürmek ve müktesebatına uygun şekillendirmek gerekliliğini de kabul etmiş oluyoruz. Bu kabul, nükleer enerji seçeneğini bağımsız oluşturamayacağız anlamına gelmiyor. Ancak AB enerji hukukunun özelleştirme ve serbest rekabet hükümleri, şirketlerin yakın gelecekte oluşacak nükleer enerji sektörümüzdeki teknoloji geliştirme arzu ve imkânlarını, maliyet ve rekabet kabiliyetlerine dayandırmaları sonucunu da doğurur.

Avrupa Birliği Yeşil Kitabı, enerji sektöründeki ortak politik öncelikleri ortaya koyar. AB enerji politikası, yenilenebilir enerji kaynaklarının kullanımına öncelik verir. Rüzgâr enerjisinden yararlanmayı ve yaygınlaştırmayı daha uygun seçenek olarak belirler. Rüzgâr enerjisi sektöründeki üretiminin 10 yılda %2000 kadar arttığına ve yenilenebilir enerji kaynaklarının şimdiki duruma nazaran daha büyük bir rol oynama potansiyelinin yüksekliğine vurgu yapar. Yenilenebilir enerji üretimindeki önemli artışa rağmen henüz toplam üretim içinde küçük bir rol oynadığını, birçok yenilenebilir enerji kaynağının bilinen kaynaklara nazaran daha pahalı olduğunu ve hidroelektrik santrallere yeni sahalar geliştirilmesinde bölgesel toplulukların kuvvetli direnci ile karşılaşıldığı belirtilir.

Yeşil Kitap nükleer enerjiyi, kömür, petrol ve doğal gazla aynı kategoriye koymakla kalmaz, onu kömürle beraber “arzu edilmeyen” sınıfında irdeler. Nükleer santrallerin güvenli çalışmasının sağlanmasını ve harcanmış yakıtların depolanmasını temel sorun olarak koymakla beraber, küresel ısınma konusundaki politikalar ve enerji ihtiyacındaki yüksek artış ve Kyoto Protokolü hedeflerine ulaşılabilmesi açısından bakıldığında, nükleerin geleceğini toptan reddetmek yerine “belirgin olmayan” kategorisine koyarak, fosil kaynaklı enerji üretimine nazaran vazgeçemeyebileceği endişesini de dolaylı bir biçimde ifade eder. Yeni reaktör teknolojilerinin geliştirilmesi maliyetini tamamen endüstrinin kendisine bırakır. Buna karşın harcanmış yakıt yönetimi araştırmalarına fon ayırır. Bugünlerde toplulukta oluşan genel tavır, güvenli bir şekilde işletildiği ve atık sorunu halk sağlığını tehdit etmeyecek tarzda yönetildiği taktirde nükleer santrallerden elektrik üretiminin bir seçenek olarak kalması doğrultusundadır. Bu çerçevede AB Enerji ve Nakil Direktörlüğü Direktör Yardımcısı Fernando de Esteban “görevlerinin, belirli bir nükleer teknolojinin kullanımını teşvik etmek olmadığı fakat nükleer enerjiden yararlanmak isteyen ülkelere bu enerjinin güvenli kullanılabileceği ortamı yaratmak olduğunu”2 ifade eder.

Bilindiği gibi AB, 1997’de imzalanan Kyoto Protokolü’nün öncülüğünü yapmaktadır. Birleşmiş Milletler iklim değişikliği konferanslarında, sera gazları emisyonunun azaltılması yönünde aktiftir. Son birkaç yıl öncesinde BM iklim değişikliği konferanslarında alınan kararlar, nükleer enerjinin sera gazı veya diğer adı ile karbon gazı ticaretine dâhil edilmesinden kaçınılması yönündedir. Eğer ülkemiz enerji ihtiyacının %20 kadarını nükleerden sağlamayı planlıyor ise üretim maliyetlerine de direkt etken olacağından, iklim değişikliği politikalarına paralel bir nükleer enerjiden yana taraf olması gerekir. Ancak nükleer teknolojiye yatırım, AB’nin ortak enerji politikası çerçevesinde finansal desteği hemen hemen imkânsız bir yatırımdır. Buna karşın AB ülkeleri, gene de söylemlerine ters düşen yatırımlar yapmışlardır. Örnek olarak gerek AB enerji politikalarında gerekse BM‘nin ilgili toplantılarında nükleer enerjiyi dışlayan Hollanda’da nükleer yakıt tesisi bulunmaktadır ve ticari getirisinden olsa gerek kapanması yönünde de hiçbir çabası yoktur.

ABD’deki son başkanlık seçimini takiben bu ülkenin Kyoto’ya katılımının hızlanacağı düşünülmektedir. Kuvvetle muhtemeldir ki ABD nükleer enerji politikasını sera gazı ticareti çerçevesine oturtacaktır. ABD Nükleer Enerji Enstitüsü Endüstri Alt Yapı Direktörü Carol L. Berrigan’ın 6 Kasım 2007’de ABD Senatosu Enerji ve Doğal Kaynaklar Komitesine verdiği brifingde3 “Ulusumuzun gelecekte iklimle alakalı hedeflerini tutturmada nükleer enerji büyük bir potansiyeldir. Bugün, nükleer enerji sera gazı içermeyen üretimimizin %70’ini temsil ederek, 3,12 milyon kısa ton4 sülfür dioksit, 0,99 milyon kısa ton nitrojen oksit ve 681 milyon metrik ton karbondioksit atımından kaçınmamızı sağlar.” ifadesi ile konuya değinmektedir.

AB’ye üyeliğimize tam destek vermiş olarak ABD, AB enerji güvenliğinin Türkiye’nin enerji politikasının bir parçası olmasını -bölgemizde kendi uluslararası politikaları ile örtüştüren bir çizgide -garanti altına almak amacı ile- Türkiye’ye telkinde bulunmaktadır. ABD Başkanı G. Bush, 2008 yılı başında Türkiye ile sivil amaçlı nükleer enerji konusunda iş birliği ve teknoloji paylaşımına müsaade eden bir karara imza atmıştır.5 2008 Ekim sonlarında Dünya Enerji Forumu’na katılmak üzere Türkiye’ye gelen ABD üst düzey enerji bürokratları6, dünyada yaşanan mali kriz nedeni ile enerji çeşitliliğini artırma çabamızda mali kaynak sorunu yaşamamamız, enerji ihtiyacı açığımızı giderebilmek amacı ile yenilenebilir enerji, nükleer enerji ve kömür santrali modernizasyonu yatırımlarını devam ettirebilmeyi sağlamamıza yönelik cazip finansman projeleri önerdiler. Beklentileri; açığımızı kapatabilmek ihtiyacı ile Rusya ve İran kaynaklı ortak nakil hatlarına yönelmememiz, bu ülkelerle olan petrol ve doğal gaz alışverişimizi en aza indirmemiz, Eni SPA (E), BP PLC (BP) ve Total SA (TOT) gibi Batı firmalarının hissedar oldukları Türkmenistan, Kazakistan, Azerbaycan ve Irak’taki petrol ve doğal gaz kaynaklarından gelen nakil hatlarına angaje olmamızdır. Dolayısı ile hem Avrupa’nın enerji ihtiyacında Rusya bağımlılığı en aza indirilecek hem de İran’ın izolasyonu perçinlenecektir.

ABD açısından nükleer enerji yatırımımıza ilgi bu kapsam içindedir. 2008 Ekimindeki ziyaret sırasında Enerji Sekreteri Vekili Jeffry Kupfer, son nükleer santral yarışmasının teklifçiler açısından sorunlu olduğunu, teklif vermesi beklenen General Electric-Hitachi-Sabancı ortaklığının mesuliyet alma konusunda çekinceleri olduğunu ilettiğini ve yetkilileri bu konuda yeni çözümler üretmeye eğilimli gördüklerini söyledi. Jeffry Kupfer, nükleer enerji yatırımını kastederek, özellikle uzun erimli alt yapı projelerine ticari bankalardan kredi bulmanın günümüz şartlarında zor olacağını söyledi ve bu konuda ABD Hükûmetinin devrede olduğu çözümler önerdiklerini ifade etti. Birleşik Devletler Denizaşırı Özel Yatırımlar Şirketi Başkanı Mosbacher de nükleer enerji yatırımına desteğin öneride ağırlıklı olarak yer aldığını, enerji çeşitliliği açısından yenilenebilir enerji yatırımlarına özel önem verdiklerini vurguladı.

ABD’den enerji konusunda üst düzey son ziyaret ve yapılan açıklamalarla, nükleer santral yarışma şartlarının bu hâli ile ABD firmalarının katılabileceği uygun şartları içermediği, riskli görüldüğü; nükleer santral yapımının uzun vadeli bir proje olduğu, bu proje bir yandan ilerlerken kısa vadede enerji açığını kapatmak için yenilenebilir enerji yatırımları ile işletmede olan kömür santrallerinin modernleştirilmesi projelerine hız verilmesi tavsiye edilmekte; beklentilerinin verilecek mali, teknolojik destekle Türkiye’nin yöneliminin ABD’nin tercihine uygun gerçekleşmesi olduğu net bir biçimde ifade edilmektedir. ABD’nin Türkiye’ye teklifi 2007 yılında Almanya’da G8 toplantısında enerji politikaları ile ilgili alınan kararlarla ve AB üyelerinin Enerji Topluluğu anlaşması ile örtüşmektedir.

Bilindiği gibi Atomstroyexport-Inter Rao-Park Teknik ortaklığı, Eylül 2008’deki nükleer yarışmaya teklif veren tek firmadır. Rusya’nın nükleer teknolojiyi nasıl değerlendirdiği konusunda bir fikir oluşturacağı düşüncesi ile RIA Novosti’nin askerî analisti Viktor Litovkin’in 13 Mart 2006’da Rus Bilimler Akademisi üyesi ve Rus Federal Nükleer Merkezi üst düzey uzmanlarından, ödüllü bilimci, 1992-1998 yıllarında bakanlık yapmış Viktor Mikhailov ile İran’ın nükleer faaliyetleri konusunda yaptığı görüşmenin özetini aktarmakta fayda görüyorum.

Mikhailov’un görüşmede ilk vurguladığı, ulusal nükleer güç kapasitesi olan bir ülkenin global teknolojinin üst seviyelerinde sağlam bir yer edineceği, böylelikle ülkede her zaman iş imkânı olacağı, gençlerin ülkede kalacağı, aksi hâlde aklı yurt dışında olan gençlerin olduğu bir ülkenin geleceği olamayacağıdır. Mikhailov, görüşmede, nükleer endüstrinin gelişmesine yardımcı olabileceklerini İran’ın gördüğünü, buna karşın İran ile yapılan anlaşma gereği nükleer güç santrali için verilen yakıtın kullanıldıktan sonra geri alınacağını ve taze yakıtla değiştirileceğini söyler. G. Bush’un da desteklediği nükleer yakıtın uluslararası bir konsorsiyumca satılmasını içeren Global Nükleer Enerji Ortaklığı (GNEP) fikrinin 10 yıl öncesinde kendisi ve bir grup Rus uzmanınca ABD’ye önerildiğini, ancak o dönemlerde demokratlara yakın Alex Copson adlı bir milyarderin Pasifik’te bir adada kullanılmış yakıtlardan yakıt üretme ile ilgili ticari bir girişimi olması nedeni ile ABD’den destek bulamadıklarını, ancak Clinton’ın da Copson’a müsade etmediğini ekler. Tek bir nükleer santral için yakıt zenginleştirme tesisi kurmanın saçma ve para israfı olduğunu, ancak nükleer santral sayısı arttıkça ihtiyaç duyulacağından, İran’a, Rusya’da ortaklaşa zenginleştirme tesisi kurmayı önerdiklerini, böylece İranlıların bir zenginleştirme tesisinin neolduğunu ve nasıl çalıştığını görebileceklerini, fakat santrifüj “know-how” teknolojisine ulaşmaya kadar gidemeyeceklerini belirtir.

Yukarıda bahsedilen GNEP, Birleşmiş Milletlerin daimî temsilcilerince desteklenen ortak bir tutum oluşturmakta ve Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı (IAEA) aracılığı ile de empoze edilmeye çalışılmaktadır. Gerçekleştirilmek istenen, nükleer enerji santrali olan ülkelerin nükleer yakıtlarını ortak bir çatı altında, büyük olasılıkla hâlihazırda zenginleştirme ve yeniden işleme teknoloji ve tesislerine sahip ülkelerde belirlenecek tesislerden temin etmesi, bu tesisler dışında hiçbir yerde nükleer yakıt üretimi yapılmamasının bir karar altına alınmasıdır. Uygulama kabul görürse nükleer santrallere yakıt temini ortak bir “nükleer bankadan” sağlanacaktır. Uygulamanın yakıt temininde fiyat istikrarı ve garantisi sağlayacağı, aynı zamanda nükleer silahların yayılmasını da engelleyeceği savunulmaktadır. Diğer bir getirisi de zaten çalışmakta olan bu tür tesislerin işletme ve bakım masraflarına katılımcı ülkelerin ortak edilmesidir. Ancak ortak bir yakıt bankası oluşturma girişimi, esasen bizzat Nükleer Silahların Yayılmasını Engelleme Anlaşması (NPT)’na aykırıdır. Çünkü NPT, ülkelerin nükleer teknolojiyi yakıt üretimi de dâhil barışçıl amaçla geliştirme haklarını saklı tutar. Bu nedenle de GNEP İlkeleri belgesinde “gönüllü katılım” ifadesi yer almaktadır.

Nükleer Yakıt Konusu
TAEK’in nükleer güç santrali yarışması ölçütlerinin 6’ncı maddesi, yarışmaya katılacak şirketlerden nükleer yakıtın ülkemizde imali konusunda önemli talepler içerir.

Ülkemiz nükleer enerji yatırımına yönelirken bilinmesi gereken yakıt teminini GNEP kapsamında ele almamız yönünde teşvik edileceğimizdir. Hâlen IAEA’ca uygulanan kural, hiçbir tesise içeriği Uranyum 235 miktarınca %20’den daha zengin yakıtın verilmemesidir. Bu miktar silah yapımına yönelik uranyum zenginleştirmede eşik olarak alınır. Silah yapımı için gerekli kritik kütleye ulaşmak için ise %20’den daha zengin uranyum gerekir. Bununla beraber IAEA denetimine tamamen açık bir tesiste %1’in altındaki zenginleştirme miktarları bile kolaylıkla tespit edilebilir. Bir nükleer enerji santrali ise en fazla %2,5 ile %4,5 oranlarında zenginleştirilmiş yakıta ihtiyaç duyar. Buna karşın, plütonyum konusunda zenginleştirme gerekliliği yoktur. Kullanılmış yakıtta bulunan plütonyum izotoplarının herhangi bir karışımına karşı gelen kritik bir kütle mevcuttur ve potansiyel patlayıcıdır. Bununla birlikte plütonyum izotopları içinde silah olarak kullanılabilecek olan Pu-239 izotopudur. Tüm bu açıklamalardan gelinmek istenen sonuç, IAEA tarafından çok sıkı denetime tâbi tutulmuş %5’e kadar müsaadeli bir yakıt zenginleştirme tesisinin ülkemizde kurulumunun mümkün olabileceği, ancak kullanılmış yakıtları yeniden işleyen kimyasal bir tesisin şimdilik aynı derecede kabul görmeyeceğidir. Bize gereken ise zenginleştirilmiş yakıttır.

Yakıt kullanımı konusunda son yıllarda ortaya çıkan diğer bir görüş ağır su-doğal uranyum ile çalışan, ticari adı CANDU olan reaktörler ile basınçlı su reaktörlerinin (BSR) her ikisinin beraber kullanıldığı yakıt döngüsü sistemidir. Bu sistem BSR reaktörlerinde kullanılan yakıtın, kuru işlem denilen, kullanılmış yakıtın toz haline getirilmesi ve oksidasyon-redüksiyon işlemi uygulanarak sinterlenmesi ile CANDU için kullanılacak yakıta dönüştürülmesidir. Dolayısı ile klasik CANDU reaktörü çevriminde gerekli doğal uranyum miktarı da azaltılmış olacaktır. Bu tarz kullanımda, CANDU’dan atılan yakıtın depolanmasının, hafif su reaktörlerindeki atıkla ilgili tasarım ve gereklilikler açısından hemen hemen aynı olacağı sonucuna varılmıştır. Bilindiği gibi CANDU’nun başlangıç yüklemesinin tamamının doğal uranyum olduğu kullanımda, harcanmış yakıt nükleer silah yapımına uygun Plütonyum 239 oranı içermektedir. Ancak PWR/CANDU tarzı bu tür kullanımda bazı çalışmalar atığın nükleer silah yapımında kullanılma potansiyelinin hemen hemen kalmayacağına işaret etmektedir.

Toryum (Thorium)-Uranyum çevrimi, Toryum 232 izotopunun nötronlarla bombardımanı ile Uranyum 233 (U-233) izotopuna dönüşmesi ve U-233’ün de nötron bombardımanı ile parçalanma reaksiyonu sonucu ısı üretimine iştirak etmesidir. Th-U çevriminin önerilmesi eskilere dayanır. U-233, Pu-239 gibi nükleer silahların yayılması açısından sakıncalı bir izotoptur. Bu çevrim kimyasal işlem gerektirdiği gibi reaktördeki yakıt çevrimlerinin sonunda, kullanılmış yakıt hem U-233’ü hem de Pu-239’u içerir. Eğer başlangıç yüklemesi düşük zenginlikli U-233 ile U-235 içeren yakıt kullanımı söz konusu ise uranyum-toryum ve plütonyum içeriğinin ayrıştırılması gereği doğar. Sonuç olarak nükleer silahların yayılmasını önleme kapsamında Th-U çevrimi konusunda bilimsel tartışmalar henüz tamamlanmamıştır. Ancak ileride ayrıştırması yüksek ısı gerektiren hidrojenin üretiminde kullanılabileceği önerilen Yüksek Sıcaklıklı Gaz Reaktörlerinde (HTGR) Th-U çevriminin kullanımı doğal uranyum kullanımını azaltacağından alternatif yöntem olarak önerilmektedir. Hindistan Th-U çevrimi konusunda uzun yılardır çalışma yapan bir ülke olarak bu konuda öne çıkmaktadır.

Nükleer silahlarda kullanılmak üzere daha önce üretilmiş ve ayrıştırılmış plütonyumun yapılan anlaşmalarla imhası amacı ile içeriğinde plütonyum olan MOX (MixOXide) tipi yakıt kullanımı da söz konusudur. MOX yakıt öncelikle Japonya, ABD ve Rusya olmak üzere kullanımı konusunda çalışılan ve bugünkü ticari nükleer santrallerde kullanılmaya başlanan bir yakıt çevrimidir.

Dünyada uranyum rezervlerinin en bol olduğu ülkeler arasında Kanada ve Avustralya başta gelir. Ekonomik ve politik bakımdan kararlı ülkeler olmaları nedeni ile yakıt temini konusunda ciddi bir avantajdırlar. Uranyum madenleri olan diğer ülkeler arasında Özbekistan, Nijerya ve Namibya nispeten daha düşük cevher kaliteleri ve rezervlerine nazaran listede yer alan ülkelerdir. Bu ülkelerden Namibya, önemli bölümü çöl olan Türkiye’den geniş topraklara, buna karşın sadece iki milyona yakın nüfusa sahip bir ülkedir. Nüfusunun yaklaşık %1-1,5 civarı Alman asıllı, diğerleri siyah ırktandır. Namibya’nın, uranyum kaynakları ve bu bağlamda ticari potansiyeli açısından incelenmesinde yarar vardır. Örneğin bu tür bir yakıt temini garantisi Fransa ile Çin arasında yapılmış, nükleer santrali temin eden Fransız şirketinin işletmekte olduğu Afrika’daki uranyum madeninin ömür boyu üretiminin %35'ini, bu satış çerçevesinde, Çin anlaşmayla kendisine bağlamıştır.7

Diğer yandan nükleer silahların yayılmasına imkân vermeyen yakıtlı enerji santralleri tasarımları söz konusudur. Örneğin Japonların ve ABD’nin üzerinde çalıştıkları bazı mini-nükleer santraller 10-50 Mw elektrik gücünde olup yıllarca yakıt gereksinimi olmaksızın en az bakımla çalışabilen, reaktör fiziği açısından tamamen güvenli (inherently safe), şimdilik ulaşım güçlüğü olan yerleşim yerlerinin elektrik ihtiyacını karşılamak üzere geliştirilen santrallerdir.

Son Nükleer Santral Yarışma Süreci
14 Nisan 2006 tarihinde Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı ve TAEK’çe nükleer santral kurulumunun kamu-özel sektör ortaklığı çerçevesinde planlandığı kamuoyuna açıklanmıştır.

5710 sayılı Nükleer Güç Santrallerinin Kurulması ile İlgili Kanun ve yayımlanan ölçütler, nükleer enerji konusu üzerinde akademik eğitim görmüş, uzun yıllar çalışmış bazı bilim insanlarınca yetersiz bulunmuştur. Sivil amaçlı nükleer güç santrali yaptırma ile ilgili tüm sürecin, kimlerin danışman ve katılımcı olduğu belli olmayan, komisyonların oluşturulmadığı bir yöntemle yürütüldüğü yönünde eleştiriler getirilmiştir.

Uluslararası Atom Enerji Ajansı (IAEA)nın, nükleer santral yapımına ilk defa başlayan ülkelerdeki karar vericilerin yararlanması amacı ile teknik dokümanları mevcuttur.8 Bu dokümanların başlangıç bölümlerinde;

a) Nükleer santral yatırımına başlayan ülkelerin nükleer güvenlik, emniyet, teftiş edilme ve mesuliyet konularını kapsayan yasaları olması gerekliliği,

b) Nükleer santral yapımı kararının verilmesi ile işletmeye alınması arasında 10-15 yıllık bir süre gerektiğini geçmiş deneyimlerin gösterdiği, bu sürenin nükleer geçmişi olan veya kuvvetli bir teknik kapasitesi yeterli olan ülkeler için 10 yıla ineceği, teknik tabanı zayıf olan ülkelerde ise 15 yıla çıkabileceği ve

c) Gerekli insan kapasitesinin yetiştirilmesi gereği vurgulanır.

Örneğin nükleer enerji santrali olmayan ama teknolojik tabanı yeterince güçlü bir ülke olan Avustralya’nın Enerji Bakanı, 2008 yılı Mayıs ayında, Avustralya'da nükleer santralin kurulması gerektiği kararını açıklamış ve kurulacak ilk ünitenin 10-12 yılda şebekeye bağlanacağını tahmin ettiğini söylemiştir. Teknolojik tabanı ve bizdeki gibi nükleer santral işletimi alanında yetişmiş insan kaynağı olmayan Vietnam, gene 2008 Mayıs ayında 2015 yılında nükleer santral yapımına başlayacaklarını açıklamış, 2015 yılına kadar beklemelerinin sebebini ise süreç içinde 70-100 kadar uzmanla yaklaşık 1.000 kadar personel yetiştirme gereğine bağlamıştır. Bahse konu olan uzmanlar bizzat nükleer güç santralini yönetecek ve çalıştıracak kalifiye elemanlar olacaktır ve güç santralinin güvenli çalışabilmesi için her türlü olasılığa karşı gerekli önlemleri alabilecek tarzda eğitim almış personeldir.

23 Eylül 2008’de Mersin-Akkuyu’da yapımı planlanan nükleer santral ile ilgili teklif verme süreci sonlandığında, Atomstroyexport-Inter Rao-Park Teknik (Rusya-Türkiye) ortaklığı dışında, şartname alan diğer firmaların teklif vermedikleri görüldü. Duyumlar, yarışmaya katılmayan şirketlerin kendi gerekçelerinde, verilen teşvik ve garantilerin yetersiz olduğu, katılım için devletten hazine garantisi talepleri olduğu yönündedir. 5710 sayılı Kanun’da 2015 yılı, nükleer santralin işletmeye alınacağı yıl olarak tespit edilmiş, ilgili yasada 15 yıllık alım garantisinin bu tarihten itibaren başlayacağı hükme bağlanmıştır. Başlangıç yılı itibarı ile gerçekçi olamayan ve geri kalan garanti süre ötesinin muğlak bırakıldığı bir madde yerine, teşvik uygulamalarına bir örnek olarak İngiltere’yi verebiliriz. İngiltere enerji piyasası, fosil kaynaklı olmayan enerji üretimlerine yıllık üretimin tespit edilecek oranlarında alım garantisi getiren bir yasa maddesi uygulamıştır. Benzer bir yasa maddesi, 5710 sayılı Kanun’un küresel ısınma gerekçesi ile örtüşen, teşvike zaman sınırlaması getirmeyen, buna karşın alım miktarını koşullara göre belirleyen dolayısı ile hükûmetleri zor durumda bırakmayarak esneklik kazandıran bir madde olurdu.

Önde gelen nükleer tasarımcılar olan ABD firmalarının 2015 yılına kadar santralin kritik bazı bileşenlerinin tedariğini sağlayamayacağını, uzman kuruluş sıfatı ile TAEK’in önceden öngörebilmesi, süreci bu firmaların katılımı açısından gerçekleşmesi mümkün görülmeyen hedefe angaje etmemesi beklenirdi. Westinghouse ve General Electric-Hitachi gibi reaktör tasarımcısı şirketlerin yarışmaya (ihaleye) katılmamalarının nedenleri arasında geçmiş hatalardan dolayı Türkiye’ye duydukları güvensizlik, garantinin kısıtlı süreyi kapsaması, işletme sürecine katılmak istememelerinin yanı sıra 2015 yılına yetiştirmek açısından reaktör basınç kabı, buhar üreteci, türbin ve jeneratör gibi en önemli bileşenlerin siparişlerinin minimum bekleme sürelerinin iki-üç yılı almasından da kaynaklanmaktadır. Hatalı bir üretimin uzun süreli beklemelere yol açacağı da ihtimal dâhilindedir. Örneğin, 1200 megavat elektrik (MWe) gücü üreten bir nükleer reaktörün basınç kabı hâlihazırda sadece Rusya ve Japonya’da üretilmektedir. Güney Kore’de de bir tesis olmakla beraber, bu tesis yakın zamana kadar daha düşük elektrik gücünde üretim yapan nispeten küçük boyutlu basınç kabı imal edebilmekte idi. Son duyumlar Çin’de inşa edilecek AP1000 tipi reaktörle ilgili ihaleyi almaları durumunda daha büyük basınç kabı imal etmeye başlayacakları yönündedir. Basınç kabı imali konusunda Hindistan, Çin ve Fransa’nın da girişimleri vardır. Basınç kabı, buhar üreteci gibi çok önemli bileşenler ABD’de de üretilmemektedir.

Durum Tespiti ve Sonuç
1. TAEK oluşturduğu “Ulusal Nükleer Teknoloji Politikası”nı duyurmuş9, ulusal nükleer teknolojinin geliştirilmesi hedeflerini belirtmiştir. Araştırma ve teknoloji geliştirmenin en önemli temel dayanaklarından biri üniversitelerdeki yüksek lisans ve doktora çalışmalarıdır. Nükleer teknoloji konularında projelere mali destek sağlayacak başlıca kurum ise TAEK’tir. Bu bakımdan üniversiteler ve TAEK arasında iş birliği çerçevesinde bir bağ kurulması gereği vardır. Mevcut 2690 sayılı TAEK Yasası’nda bu iş birliği komisyonlar ve danışma kurulları aracılığı ile sağlanmaktadır. AB’ye sunulan Üçüncü Ulusal Program gereği oluşturulan yeni nükleer kanun taslağına göre 2690 sayılı Kanun yürürlükten kalkacaktır.10

Taslakta 43’üncü maddeden itibaren beşinci kısım altında yeni TAEK tanımlanmaktadır. Yeni yasa taslağında TAEK’e idari ve mali özerklik tanınmakta, 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanunu ile 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu’ndan ve bunların yerine geçecek kanunlardan muaf tutulmaktadır. Sayıştay vize ve denetimi kaldırılmış, yerini Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulunca hesap denetimi getirilmiştir. Üniversite öğretim üyelerinin görev aldıkları Atom Enerjisi Komisyonu ve Danışma Kurulu kaldırılarak Başbakanlık Müsteşarı başkanlığında çeşitli bakanlıkların müsteşarları ve TAEK Başkanından oluşan bir Türkiye Atom Enerjisi Komisyonu teşkil edilmektedir. Araştırma, geliştirme, incelemelerde, işin doğası gereği bir bağ kurulması gereken üniversiteler, bu açıdan TAEK’in iş birliği kapsamından çıkarılmakta, iş birliği yeni yasanın 44’üncü maddesi d bendindeki eğitim hizmeti almanın ötesine geçmemektedir.

2. Yukarıdaki paragrafta bahsi geçen yeni nükleer kanun taslağının dördüncü kısmı Türkiye Nükleer Düzenleme Kurumu (TNDK)nun kuruluşu ile ilgili hükümleri kapsar. Taslağın 23’üncü maddesi 1’inci fıkrası TNDK’nin Başbakanlıkla ilişkili olduğunu, 3’üncü fıkrası ise TNDK’nin görevini yaparken bağımsız olacağı hükümlerini içermektedir. Taslağın 26’ncı maddesi 1’inci fıkrasında da kurul üyelerinin Başbakanın önerisi ile Cumhurbaşkanı tarafından atanacağı hükmü getirilmiştir. Bununla birlikte, Avrupa Birliğinin Kasım 2008’de basına yansıyan Türkiye raporunun enerji faslında, Nükleer Düzenleme Kurulunun bağımsız olması gerektiği ifade edilmektedir.

3. Nükleer teknoloji geliştirmek için, teknoloji edinmenin finansman imkânları inovasyon şirketlerine sunulabilir. Özellikle askerî yatırımlardaki uygulamalara benzer biçimde, teknik şartnamelerinde teknolojik yenilikler içeren ihaleler yolu ile bu tür şirketleri Türk ortaklarla çalışmaya yöneltmenin, bu projeleri IAEA’nin 4’üncü jenerasyon nükleer santrallerini geliştirme projesi (InPro) ile ilişkilendirmenin ve teknolojide “know-how” edinmenin günümüz yaklaşımı ile örtüşen en uygun yöntem olduğu değerlendirilmektedir.

4. Nükleer enerji bugün itibarı ile bağımlı olacağımız bir enerji kaynağıdır.

a) Yapılacak ihalelerde nükleer tasarımcısı şirketler büyük bir olasılıkla, nükleer santral yakıtı üretimi konusundaki talepleri öteleyecek tarzda plan ve programlar sunacaklardır. Uranyum zenginleştirme konusunda IAEA onayı ve iş birliği gerekliliği gündeme getirilecek, sadece zenginleştirme sonrasındaki yakıt peleti yapımı teklife dâhil edilerek, zenginleştirmeyi daha sonraki nükleer santral yatırımları safhalarında ele alan planlar geliştireceklerdir. Şirketlerin olumlu yaklaşımları, ancak ve ancak tasarımcı firmaların kendi ülkelerindeki hükûmetlerinin oluru ile söz konusu olabilecektir.

b) Bir nükleer santral büyüklü küçüklü 20.000 üzerinde nükleer standartta parça içerir. Nükleer malzeme kalitesinde pompa, vana, boru ve diğer mekanik aksamın Türkiye’de üretimine sanayinin adapte olması nispeten daha kolay olacaktır. Ancak basınç kabı, basınç kabı kapağı, buhar üreteçleri, türbin ve elektrik jeneratörü gibi ağır, hacimli ve çok pahalı kritik bileşenlerin üretimi olanaklarına mutlaka yönelinmelidir.

c) Temel alınan IAEA güvenlik standartları, esası itibarı ile reaktör bileşenlerinin kategorik risk analizidir. Yarışma sürecindeki değerlendirme, tasarımcı firmaların sunduğu veriler üzerinden yapılır. Malzeme, araç ve gereçlerin gerçek kalitesi inşaat ve montaj aşamalarında denetlenebilir. Reaktörün kazalara karşı güvenliğinde, santralin nükleer elektronik, ölçüm, kontrol ve enstrümantasyonunun yüksek standartlarda olması gerekir. Nükleer santrallerde kullanılacak elektronik cihazların, elektronik devrelerin yüksek radyasyon altında çalışabilirlik testlerini uygulayabilecek, kalite kontrollerini yapabilecek bir merkeze ihtiyaç vardır.

ç) Yukarıda “Nükleer Yakıt Konusu” başlığı altında değinilen Fransa ile Çin arasında, nükleer santrali temin eden Fransız şirketinin işletmekte olduğu Afrika’daki uranyum madeninin ömür boyu üretiminin %35'ini bu satış çerçevesinde Çin’in anlaşmayla kendisine bağladığı haberini bu kısımda da tekrarlamakta fayda vardır.

5. Nükleer santral inşası 2000 üzerinde kişinin istihdam edildiği bir sahadır. Kaza riskine karşı işçiliği de yüksek güvenlik standartları gerektirdiğinden her seviyede çalışanın yaptığı işe ehliyetli, prosedürleri tamamen uygulayan kişiler olmaları gerekir. Bu nedenle de nükleer santral yapımında ve işletmesinde çalışan personelin eğitimi önemli bir yer tutar.

6. Rusya ile nükleer teknoloji konusunda iş birliğinden kaçınılmamalıdır. Rusya, yarışmayı kazandığı takdirde, nükleer teknolojisini Batıya pazarlama doğrultusunda ilk adımı Türkiye’den atacaktır. Yazılanların aksine iş birliği ileriye dönük ekonomik bir avantaja dönüşebilir. İtalyan Hükûmeti Kasım 2008’de İtalya’da Rusya ile beraber nükleer santral kurulması kararı vermiştir. AB Komisyonunun yine aynı ay açıkladığı enerji raporunda, enerji üreten ülkeler ile diyalogda bulunmanın önemi vurgulanarak Rusya ile nükleer enerjinin barışçı amaçlar için kullanılması yönünde anlaşma müzakerelerinin başlatılması istenmektedir.

7. Fransa, Almanya, İngiltere gibi AB’nin önde gelen ülkeleri ile ABD, Japonya ve Rusya’nın da katıldığı bir Termonükleer Enerji Projesi (ITER), Fransa’da hayata geçmiştir. Bir milyon derece ve üzeri sıcaklıktaki plazma ortamında kaynaşma (fusion) reaksiyonu ile enerji elde etmek amaçlı bu projenin 2030 sonrasında hayata geçmesi beklenmektedir. Çalıştığı takdirde yüksek güçlerde elektrik üreten ticari füzyon santralleri kurulacaktır. ITER projesine ortak ülkeler geleceklerini garanti altına alma yarışı içindedirler. Üniversitelerin nükleer enerji ile ilgili akademik birimlerinin bu alana yöneltilmesinin gerekli olduğu düşünülmektedir.

Abstract: Turkey’s principle of inertia on the initiation of its nuclear energy program for the last 45 years seems to be changing. Concerns on energy supply together with rising awareness of climate change are now persuading us to reconsider the utilization of nuclear energy. Purpose of this article is to direct reader’s thought to how a delicate balance can be established between Turkey’s desire to acquire independent nuclear energy technology and the nuclear energy policies of the most influential countries. In the conclusion part, a homework list is also presented in order to achieve the goal.

Key words: Nuclear energy, climate change, nuclear technology, energy policies.

  1. 1. M. Willrich; “International energy issues and options,” Annual Review of Energy, 1976.
  2. 2. Fernando de Esteban; “The Future of Nuclear Energy in the European Union”, 23 Mayıs 2002 tarihindeki bir konuşmasından.
  3. 3. Carol L. Berrigan Director, Industry Infrastructure Nuclear Energy Institute, Testimony for the Record, U.S. Senate Committee on Energy and Natural Resources Washington, DC 6 Kasım 2007.
  4. 4. 1 kısa ton yaklaşık 907,2 kg’dır. 1 metrik ton ise 1.000 kg’dır.
  5. 5. George W. Bush; White House, 22 Ocak 2008.
  6. 6. Ian Talley; Dow Jones Newswires, 31 Ekim 2008.
  7. 7. Nevzat Şahin, “Nükleer Santrallerin Ekonomisi ve Nükleer Santraller Kanunu,” http://www.nukte.org/nukleermakaleler
  8. 8. IAEA NG-G-3.1, “Milestones In The Development Of A National Infrastructure For Nuclear Power,” 2007. IAEA TECDOC-1555, “Managing the First Nuclear Power Plant Project,” 2007.
  9. 9. Bk. http://www.taek.gov.tr/mevzuat/raporlar/ulusal_nukleer_teknoloji_gelistirme_politikasi.pdf
  10. 10. Bk. http://www.taek.gov.tr, Nükleer Kanun Taslağı.