Türkiye'nin nükleer enerjiye ihtiyacı var mı?

Prof. Dr. Erhun Kula

http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=979707&keyfield=657268756E206B756C61

10.05.2010
Sayın Ekrem Dumanlı,
Zaman Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni

Gazatenizin 3 Mayıs 2010 tarihli sayısında Prof. Dr Erhun Kula'nın Nükleer Enerji konusundaki bir yorumunu bir arkadaşım (Erdoğan Gürmen) bana iletti. Biraz geç de olsa bu yoruma bir cevap yazmak mecburiyeti hissettim. Bu yorumumu birkaç arkadaşıma da (ayni zaman da meslekdaşım) iletmeyi bir ihtiyaç hissettim. Umarım bir mahzur yoktur.

Ben 1963 senesinden beri nükleer mühendislik sahasında çalışan bir mühendisim. 1963-1965 arasında İTÜ Nükleer Enerji Enstitüsü 'nde asistanlık yaptım. 1965-1971 arasında ABD Michigan Üniversitesi'nde Nükleer Mühendislik sahasında doktora yaptım. 1971-2002 arasında Çekmece Nükleer Araştırma ve Eğitim Merkezi'nde nükleer mühendis olarak teknik ve idari konularda çalıştım. Bölüm Başkanlığı, Merkez müdür yardımcılığı ve Müdür vekilliği yaptım. 2002 de de Nükleer Mühendislik Bölümü başkanı olarak emekli oldum.

Yoruma paragraf paragraf cevap vermek istiyorum:

Biz eskiden beri kurulacak nükleer enerji kapasitesi çok az, bu kapasite ihtiyacın çok az bir kısmını karşılayacak, dolayısıyla bu kadar büyük masraf yapmağa değmez itirazlarıyla çok karşılaştık. Bu konuya yabancı olanların bilmeden ve basit bir bakışla ifade ettikleri bir fikir veya daha kötüsü bazı anti nükleercilerin karşı propagandasıdır. Evet ilk başlarda kurulması düşünülen MWe kurulu güç mevcudun %2-5'i cıvarında idi. Buna da finansman problemleri mecbur ediyordu, gerçek ihtiyaç ise bunun bir kaç misli idi. Eğer finansman bulunsa ve Türkiye 'nin krizleri olmasaydı nükleer teknolojiye giriş daha çabuk olacak idi. Krizlerle enerji talebi bastırıldı yeni üretimlere gerek kalmadı. Eğer herşey normal gitseydi Türkiye karanlığa gömülecekti. Önümüzdeki yıllarda gene bu günkü büyüme kesintiye uğramazsa enerji kesintileri ile karşı karşıya kalabiliriz. Bursa 'daki krizin Türkiye enerji şebekesini nasıl felç ettiğini her halde unutmadık. Halen küresel kriz dolayısıyla teknolojik üretim tam kapasite çalışmıyor. Dolayısıyla bir problem yok ama ya sonrası...

Türkiye geçmişde yapılan hatalardan ders almak zorundadır. Ta 1986 'larda Doğal gaz santrallarına çok fazla pay verilmemesi tavsiyeleri yapılmış idi. Pay yüksekliği ülkeleri alternatifsiz hale getirmektedir. Biz böyle bir acı tecrübe yaşadık. Kaynak çeşitliliği yaratmak zorundayız. Bu kaynaklar mevcut primer kaynaklar (linyit, kömür, hidrolik) yanında güneş, rüzgar, nükleer enerji ve kayıpların önlenmesidir. Bu son kalem kayıplar ülkemiz için oldukça büyüktür (%15-20 yani yaklaşık 5-6 bin MWe olup tabii bu miktar güc de kapasitesine göre 3-4 santral demektir.)

Kayıpların önlenmesi hatların yenilenmesi, hırsızlıkların önlenmesi, v.s. gibi önlemlerle kolayca giderilecek zannediliyorsa da gene de bir maliyeti vardır ve her proje gibi belli bir programla yürütülmesi gerekir. Kaçakların önlenmesi ülke enerji problemini çözmez çünkü ihtiyaç daha fazladır. 1996 yılı projeksiyonlarına göre Türkiye başlangıçta 15.000 MWe'lik bir nükleer güce ihtiyaç duymakta idi. O zamandan bu zamana bu ihtiyaç azalmamıştır. Sözün kısası şudur: Kayıpların önlenmesi ihmal edilemiyecek kadar büyüktür ve enerji plânlamasına alınmalıdır.

Türkiye 'de mevcut kullanımdaki primer kaynakların bile artık kullanılmaması istenmektedir. Dicle üzerinde yapılacak son büyük barajın inşası durdu veya çok yavaşladı. Artık büyük baraj yok. Ancak küçük barajlarla yetinmek zorundayız. Ama herhalde biliyorsunuz dereler üzerinde baraj yapımına da karşı çıkılıyor. Demek ki hidrolik enerji neredeyse Türkiye'de bitti.

Linyit ve kömür çevre problemleri sebebiyle sınırlı kullanıma açık. Bu durum her halde izahtan varestedir.

Alternatif enerjilerden Türkiye Rüzgar ve Güneşi etkin kullanabilir. Ama bu konu da fevkalade abartılı haberler çıkmaktadır. Ülke rüzgar potansiyelinin 35-40 bin MWe olduğu söylenmektedir ki bu sayılar alınan lisanslardaki miktarların toplamıdır. Şunu unutmamak lazım ki "Çakma" yatırmcıların aldığı lisanslar bir şey ifade etmez. Ülkenin gerçek rüzgar haritası çıkarılıp nerelere ekonomik yatırım yapılabileceği ortaya konursa gerçek potansiyelimiz ortaya konabilir. 2006 yılına kadar ki çeşitli kurumların (Tübitak, EİEİ, OECD, v.s.) tahminleri ülke potansiyelinin 10.000 MWe civarında olduğu yönündedir. Bu potansiyel ihmal edilemiyecek bir miktardır. Kanaatımca devlet te yatırım için gerektiği gibi önem vermekte ve müteşebbise gereken yolu açmaktadır. Yalnız burada şu hususları da bilmemiz gerekir: Bu teknoloji şu anda %16-20 arasında bir kapasite faktörüne sahiptir. Buna da sebep rüzgarın her zaman esmemesi, teknik problemler v.s. 'dir. Tabii teknolojik gelişmeyle bu faktörün daha da arttırılması yönünde ilerle kaydedilmektedir. Mevcut kapasite faktörüyle demektir ki 1.000 MWe gücte bir santral ancak 200 MWe güçte gibi çalışabilir. Rüzgar esmesi meselesini kısmen de olsa bertaraf etmek için rüzgar türbinlerini çok geniş sahalara dağıtmak zorundasınız. Dağıtma konusunda da o kadar serbestlik yoktur. Rüzgar santrallarının kurulması başka problemler, meselâ çevre, insan psikolojisi gibi sosyal meseleler de doğurmaktadır. Ayrıca halen bu santrallar belli bir ortalama rüzgâr hızı (yıllık ortalama 6 m/sn) üzerinde ekonomik olmaktadır. Daha düşük rüzgar hızlarından faydalanma üzerinde çalışılmakta olup belki ilerde bu imkân da ortaya çıkacaktır. Bu teknolojinin ilk yatırım maliyeti her ne kadar gittikçe düşmekte ise de halen oldukça yüksektir. 2006 yılı verilerine göre yatırım maliyetleri küçük güçlü türbinler ve izole uygulamalar için 2.400-5.600 dolar/kWe, şirket uygulamaları için 1.000-2.200 dolar/kWe 'dir. Ülkemizin en fazla rüzgarlı bölgesi olan Batı Anadolu ve belki ilerde Batı Karadeniz bölgelerinde rüzgar santraları kurulması üzerindeki çalışmalar çok ümit verici olacaktır. Rüzgar santrallarının enerji üretim maliyetleri de o kadar düşük değildir. Avrupa 'da yapılan bir araştırmaya göre sahilde iyi bir rüzgar sahasında kurulu 1 MWe güçte bir türbin için üretim maliyeti 4-5 Öro cent/kWh dır. Eğer rüzgar hızı daha düşük bölge ise bu maliyet 7-8 Öro cent/kWh değerine çıkmaktadır.

Güneş enerjisi de ülkemiz için cazip görünmektedir ama onunda tabiatıyla şu anda bir takım problemleri vardır. Teknolojik uygulama olarak evlerde çatılarda elektrik üretimi ile sınai elektrik üretimi ve bir de konutlara sıcak su temini üzerinde çalışılmaktadır. Sanayi üretimi "fotocell" lerle (yani PV pillerle) veya parabolik oluk (parabolic trough) ve kule (tower) tipi üretim birimleriyle yapılmaktadır. Bu üretimlerin kapasite faktörleri (güneş enerjisini elektirk enerjisine çevirmekle) %18-20 arasındadır. Yani gene 1000 MWe güçte bir santral (geceleri veya bulutlu havalarda çalışmadığı için) gerçekte 200 MWe güçte bir üretim yapabilecektir. Fakat bu tesislere bilhassa oluk santrallarına enerji depolama sistemleri eklenirse o zaman kapasite faktörleri % 60-70'e çıkmaktadır. Bu tip bir santral çok ümid vericidir. ABD'nde bir evin elektrik ihtiyacını karşılayacak bir PV sisteminin tesis maliyeti 12.000-32.000 dolar arasındadır. Sınai üretim için kurulacak bir güneş santralının maliyeti ise 3000-7000 dolar/kWe 'dir. Teşvikli, yani mali destek yapılan üretim maliyeti ise PV sistemleri için 10-21 cent/kWh, oluk santralı için 10-12 cent/kWh ve kule santral için 15-20 cent/kWh 'dır. Yani devlet yardımı olmadan bu opsiyon çok pahalıdır. Güneş santrallarının kurulacak olduğu yerlerin boş verimsiz araziler ve ikliminde berrak, nisbeten kuru bir iklim olması gerektiğini de unutmamalıyız. Gerekli saha da oldukça büyüktür.

Bunlara mukabil nükleer opsiyon gerçekten bir çok avantaja sahiptir. Bir defa kapasite faktörleri çok yüksektir. Son verilerek göre yeni santrallar %95 civarında bir kapasite faktörüyle çalışmaktadır. (Ekonomik analiz hesaplarında ortalama %80 alınmaktadır.) Yani 1.000 MWe güçte bir santral yaklaşık olarak 950 MWe güçte sürekli çalşacaktır. Bu santralların tesis maliyeti 2000-2500 dolar/kWe'dir. Enerji üretim maliyeti ise 5-7 cent/kWh mertebesindedir. Bu santralların ihtiyaç duyduğu saha ise çok küçüktür. 1.000 MWe güçlü bir santral için 340 dönümlük bir saha bütün faaliyetlere yeterlidir.

Karbon di oksit emisyonu bakımından güneş, rüzgar ve nükleer ayni miktarlarda emisyon yapmaktadır: Nükleer 8 ton/GWh, Rüzgar 7 ton/GWh, Güneş 4-5 ton/GWh. Yani Sera gazı etkisi bakımından hepsi de aynı derecede kirlidir. Yalnız kamuda nükleer için aktif maddelerin sürekli ve kaçınılmaz olarak salıverildiği izlenimi var. Reaktörün bizzat ürettiği aktif izotoplar hiç bir zaman dışarıya verilmez. Çünkü bu maddeler tamamen kapalı bir kutu içindedir, dışarıya çıkamaz. Sadece işletme esnasında aktif bölgelerde dolaşan ikinci devre soğutma suları ile havalandırma havası kısmen aktif hale gelir. Bunlar filitrelerden geçirilerek süzülür ve aktivitelerinin belli seviyelere inmesi için bekletiilir. Daha sonra insan sağlığına hiç bir etki vermiyecek seviyelerdeki aktif akışkanlar (yani sıvı ve gaz) dış ortama kontrollu olarak salıverilir.

Kaza olması halinde ise beton koruma kabı ortaya çıkacak bütün aktif malzemeyi ve gaz basıncını başarılı bir şekilde içerde hapsederek dış ortamı korur. Zaman içinde beton kabın iç basınçı soğutma sistemleriyle düşürülür. Aktivite istenen düşük seviyelere indirilerek dış ortamla irtibat sağlanır. Bu anlattığım proses ABD'ndeki Three Mile Island santralındaki kazada (1979 yılında) başarıyla uygulanmış, çevrede yaşayan insanlar veya canlılar hiç bir kötü radyasyon etkisine maruz kalmamıştır. Hatta başka yerlere götürülen çevre halkı bir müddet sonra tekrar evlerine dönmüştür.

Ancak Chernobyl 'de hiç bir koruma kabı olmadığı için reaktör kalbi içindeki bütün aktif malzeme dışarıya serbestçe çıkmıştır. Ayrıca kurtarma personeline de hiç bir koruma programı uygulanmadığından bu işçiler çok büyük miktarlarda radyasyon dozları almıştır. Bu personelden ilk anlarda 31 kişi ölmüş ve daha sonra geçikmiş olarak ölenlerle beraber kurban sayısı 51'e yükselmiştir. Kazanın bütün sonuçları önce 10 senelik sonra da 20 senelik Birleşmiş Mİlletler raporları olarak yayınlanmıştır. Daha ayrıntılı bilgi için internetten bu raporlara ulaşılabilir. Zaten Chernobyl'e kaza denilmemelidir. Burada tamamen baştan savma iş yapan santral personelinin yarattığı bir durum söz konusudur. Chernobyl 'deki reaktörlerin benzerleri olan reaktörler kuruldukları günden beri hiç problemsiz halâ daha çalışmaktadır.

Nükleer opsiyon için sayın Prof. un diğer dediklerine gelince:

Yukarda da söylediğim gibi nükleer gerçekten ucuzdur. Bütün yayın organlarında bazıları sayıları tersine çevirerek nükleeri kötülemekteler. Düşünebiliyor musunuz Batılılar bu pahalı teknolojiyi hiç farkına varmadan veya bile bile kullanmaktalar. Böyle bir şey mümkün mü? Avrupalıları biraz tanıyan birisi bu düşünceye sadece güler geçer. 1997'deki ihalede verilen firma tekliflerinden hareketle Türk uzmanların yaptığı analizler Kanada teklifinin 2.220 ABD doları/kWe, Alman-Fransız konsorsiyimu teklifinin 2.730 dolar/kWe, ABD-Japon teklifinin ise 2830 dolar/kWe tesis maliyetlerine sahip olduğunu göstermiştir. Bu üç teklifin üretim maliyeti ise ayni sırayla 4.7 cent/kWh, 6.5 cent/kWh ve 6.6 cent/kWh'dır. Bütün bu değerler ortada iken hala daha "en pahalı nükleerdir" demenin manası ne? Birim tesis maliyeti bilinirse istenen MWe ile çarpılıp maliyet elde edilir. 30 milyar nereden çıkarılıyor? Eğer 1000 MWe istiyorsan bu tesisin maliyeti 2.22-2.83 milyar dolardır. Bu maliyetin içinde malzeme ve cihaz masrafları, inşa masrafları, işcilik, geçikmelerden doğan maliyetler, çeşitli cezalar, uzmanlık, eğitim, santral işletme masrafları, tesis sökme masrafları, eskalasyonlar, faizler, v.s. diğer bütün masraflar vardır. Bu analizler Türkiye'de sadece bir kişi tarafından değil bir kaç bağımsız kişi tarafından yapılmış olup benzer sonuçlar alınmıştır.

Nükleer santrallar bu gün standart hale getirilmiş olup her şeyi bilinmektedir ve en geç 5 sene içinde bitirilmektedir. Eğer yeni bir model veya dizayn düşünülüyorsa o zaman iş çok zordur ve maliyetler çok artabilir. Halen Finlandiya 'da kurulmakta olan tesis böyle bir durumla karşı karşıyadır. Standart dizaynlarda hiçbir problem yoktur. Her tesis gibi nükleer santralda bir ömre sahiptir. Bu 1997 ye kadar 30-40 sene olarak kabul ediliyordu. 1997 tekliflerinde ömür 60 yıla çıkarıldı. Ömür sonunda bu tesisin aktif parçaları bulundukları yere sızdırmaz bir şekilde gömülüp saklanacak diğer aktif olmıyan parçalar ise başka yerlere götürülüp depolanacak veya kullanılacaktır. Yanmış yani aktif olan yakıtların depolanmasına gelince bunlar ya kuru depolama silolarında ya da toprak altındaki sızdırmaz depolarda saklanmaktadır. Birinci metod Kanada 'da ikincisi ise Fransa 'da problemsiz uygulanmaktadır. Eğer bu yakıtlar kimyasal işlemlerden geçirilerek yanmış yakıt içindeki fisil madde alınırsa geride kalanlar çeşitli seviyelerde ve ömürde aktivite gösteren izotoplardır. Bu maddeler ise çeşitli metodlarla hacmi azaltılıp cam malzeme içine hapsedilir; yer altı depolarına konur. ABD Yucca dağında bu tip depolamayı yapmaktadır. Bu gün bu söylediklerimin hepsini nükleer teknolojiye sahip bütün ülkeler uygulamakta ve hiç bir sorunla karşılaşmamıştır.

Ekrem Bey, cevabım belki biraz uzun oldu ama lutfen kısaltmadan okuyucu yorumu olarak yayınlarsanız çok memnun olacağım. Hiç olmazsa bazı insanlara karşı bilgilerin de ulaşmasını temin etmiş olacaksınız.

Selamlar. Hayırlı günler dilerim.

Dr. Ulvi Adalıoğlu
Emekli TAEK Mühendisi